.-!
Kalem kâğıda her değişinde bilir ki kendinden eksilmektedir
Her çizgi her nokta ve her harf biraz biraz eksiltirken kalemi, kâğıda da değer verir.
Çünkü ne kullanılmamış bir kalemin kıymeti vardır ne de bembeyaz boş bir kâğıdın…
Çünkü kâinat işlevini yerine getirmekle anlam kazanır.
Sorarım size;
dönmeseydi Dünya,
ışımasaydı Güneş ve böbürlenmeseydi evren,
neye yarardı bunca düzen?
İnsan da her bir noktasında, her bir çizgisinde ve her bir sözünde tükenmenin yolculunda bir adım ilerlemiş sayılır.
İşte tam da bu yüzden hayatın anlamı, anlam arayışında olmanın ta kendisidir aslında.
Bulmak, aramaktır.
“Aramakla bulunmaz ne var ki bulanlar hep arayanlardır”
İnsan tükenmekten korktuğu zamanlarda işlevsizdir, korktuğu anlarda anlamsızdır.
İnsan cesaret üzre yaratılmış yegâne canlıdır. Cesaretle üreyen cesaretle çoğalan cesaretle büyüyen insan, korkmakla evrimini sürecini ve serencamını yitirmiş olur. Bu sebeple cesaretle de yaşamalı ve cesurca, yiğitçe göçmeliyiz bu dar-ı dünya’dan.
Yoksa…
.
.
Kaç yaşam bıraktım ardımda, kaç tene değdi ruhum, kaç gözde izi vardır dudaklarımın…
Kaç dağın zirvesine dokunmuştur sesim, kaç mevsimde kalmıştır ayak izim, kaç yaz gecesini doldurmuştur nefesim…
Kaç hayal kırıklığı asılıdır boynuma, kaç gönül yüklüdür sırtıma, kaç hüzün sarılıdır bileklerime…
Kaç ettiyse hepsini sevdim.
Hepsini sevmekle büyüdüm, hepsini sevmekle kurudu göz pınarlarım.
Ve ben, dünden daha "ben"im.
Çünkü beni "ben" yapan tüm bunlardı ve ben, tüm bunları kendim yarattım.
Sıkılı yumruklarımın arasından akan bir kan pınarı iliştiğinde gözüme, avucumun içindeki cam parçalarını sevmekle buldum bendeki “ben”i.
İşte bu yüzden en başına dönsem bile bir tek nokta bir tek çizgi ve bir tek harf eksiltmeden yine yaşardım.
Yorgun yollarda da yürüdüm, yasak çimenlere de bastım, ölü yaprakları da duydum tabanlarımda…
Pişmanım desem yalan!
Bakmayın yüzümdeki çizgilere, içimdeki çocuğu öldürmedim ben!
Hem de öyle katil olmaktan korktuğum için falan da değil, yalnız ve yalnızca çok sevdiğim için.
.
.
Şimdi, düğmesi sallanan iliksiz ceketimle, yolların yorduğu emanet ayakkabılarımla, soğuk bir İstanbul akşamında, Haliç sahilinde içime işleyen kesif rüzgârın sinir bozucu uğultusuyla ahenksiz adımlar atıyorsam n’olmuş?
Birbirine karışmış sakallarımın artık ağardığını, sigaradan sararmış işaret parmağımın kanadığını ve ellerimin nasırdan çizgilerinin soğuktan nasıl kuruyup kanadığını yeni farketmişsem ne var?
Bu da yaşadığımın bir kanıtı değil mi?
Hem de her zerresiyle yaşadığımın bir kanıtı değil mi?
Noktasıyla, çizgisiyle ve harfleriyle yaşadığımın…
Dört senedir kâğıda vuslat olmamış kalemimin bugün bu saatte tükenişi de yaşadığımın kanıtı değil midir?
.
.
Bir kaplumbağanın denize ulaşma ümidiyle yürüdüm yıllardır, koştum, düştüm, dizlerim kan oldu, ellerim toz toprak…
Gözlerimin feri bir derece daha azaldı, tahammülüm de öyle.
Sigaraya başladım, çakırlığı tattım, susuz kaldım, aç kaldım, gönülsüz kaldım, hiç kaldım.
Bir adam gömdüm, bir çiçek kuruttum, bir bahçe derdim, bir pınar buldum.
Şimdi o pınardan yudum yudum içiyorum.
Bir ceylan ürpertisi var yüreğimde. Cesaretimden eksilmedi ama "temkin"i öğrendim.
.
Dostlar edindim, kuşaklar tanıdım, dertler dinledim, sıfatlara girdim.
Abi oldum, kardeş oldum, evlat oldum, lider oldum.
Espriler yaptım, şakalar dinledim, çoğu komik değildi yine de güldüm.
Takım tuttum, maça gittim, bağırdım, yenildim, küfür ettim ama utanmadım.
Birine vurdum, birkaçını kırdım, küstüklerim oldu ama barışmadım.
Sevdim, sevildim, sevdim, kırıldım, yoruldum ama yine de sevdim.
.
.
Şimdi, bir kalenin burçlarında durmuş,
yürüdüğüm yollara bakıyorum; çetrefilleri hoşuma gidiyor.
Defterimin boş beyazlığı değil de sararmış yapraklarındaki rengârenk çizgileri tebessüm ettiriyor.
.
Şimdi yeni defterler doldurmak zamanı;
yepyeni noktalar, çizgiler ve harflerle…
Ummak değil, yaşamak zamanı.
.
Vesselam ve’lkut.