Bazı duygular vardır ki, insanın ruhunda sessiz bir yangın gibi başlar. Önce bir kıvılcım, hafif bir sıcaklık, ardından tüm benliğinizi ele geçiren bir alev. Bu ateşin adı her ne olursa olsun, onu kontrol etmeye çalışmak nafiledir. Çünkü o, insana ait tüm zaafları, korkuları ve arzuları aynı potada eritir. Ne kadar yaklaşsanız, o kadar yanarsınız; uzaklaşmayı denerseniz, içinizde bir boşluk büyür. İnsan bu çelişkinin ortasında bocalar, kendisini arar, ama bulduğu yalnızca daha derin bir kaybolmuşluk olur.
İnsan bazen, bir başka insanın varlığıyla anlam bulduğunu düşünür. Ancak bu arayış, çoğu zaman bir yanılsamadır. Çünkü kimse, bir başkasının ruhundaki boşlukları dolduramaz. O boşluk, size aittir; başkaları yalnızca o boşluğu görünür kılar. Ve bu görünürlük, insanı bazen derin bir huzura, bazen de dayanılmaz bir acıya sürükler. Çünkü görmek, her zaman iyileşmek anlamına gelmez. Görmek, bazen kaçamayacağınız bir gerçekle yüzleşmektir. Ve insan, çoğu zaman bu gerçeği kabullenmeye hazır değildir.
Hayatta her şeyin bir döngüsü vardır; başlangıç ve bitiş, varlık ve yokluk, yakınlık ve uzaklık. Ancak bazı bağlar, bu döngüyü kabul etmekte zorlanır. İnsan, her şeyi olduğu gibi kabullenmek yerine, kaybetmemek için direnir. Ancak bu direniş, bir savaşa dönüşür. Ve bu savaşta, kazanan olmaz. Sadece yıpranan, tüketilen, zamanla eksilen iki ruh kalır geriye. Çünkü hiçbir bağ, mükemmel bir eşitlikte var olamaz. Bir taraf hep daha fazla verir, diğer taraf hep daha fazla alır. Bu dengesizlik, bir süre sonra görünmez bir ağırlık yaratır. O ağırlık, insanın omuzlarına çöker ve nefes almayı zorlaştırır.
Bazı hisler, insanı özgürleştirdiğini düşündürür. Ancak gerçek şu ki, en yoğun bağlar bile bir tür esaret taşır içinde. Sevdiğinizi koruma isteği, onu kaybetme korkusuyla birleşir. Bu korku, insanın benliğine sızar ve her kararı, her düşünceyi şekillendirir. Bir zamanlar huzur veren şey, bir süre sonra bir zincire dönüşür. Bu zincir, ne kadar güzel görünürse görünsün, sonuçta bir bağlayıcılıktır. Ve insan, zincirlerini severek taşır; ta ki ağırlığı dayanılmaz hale gelene kadar.
Her bağ, içinde bir karanlık taşır. İki insan arasındaki en derin his bile, bir yerden sonra iki yabancı arasında bir uçuruma dönüşebilir. Başlangıçta o uçurumu görmezsiniz, çünkü onun varlığı diğer her şeyden daha parlak gelir gözünüze. Ancak zaman geçtikçe, mesafeler belirginleşir. Ve bir gün, o mesafenin ne kadar büyük olduğunu fark edersiniz. O mesafeyi kapatmaya çalışmak, bazen sizi daha fazla yorarken, bazen de mesafeyi daha da büyütür. Çünkü bazı boşluklar kapanmaz; bazı duvarlar aşılmaz.
Sonunda geriye sadece sessizlik kalır. O sessizlik, insanın en zor katlanacağı şeydir. Çünkü geçmişteki seslerin, kahkahaların, fısıltıların yerini alır. Ve o sessizlik, insana sürekli bir şeyleri hatırlatır. Eksik kalanları, söylenemeyenleri, geri getirilemeyenleri… İnsan o sessizlikle yaşamayı öğrenir, ama onu asla tam olarak sevemez. Çünkü sessizlik, geçmişin yankılarını taşır. Ve o yankılar, bazen bir hatıradan daha ağır gelir.
İnsan, bir başka insanda kendisini bulacağını zanneder. Ancak bulduğu, genelde kendi kırılganlıklarının yansımasıdır. O yansıma, ilk başta sizi büyüler; ama zamanla o kadar tanıdık hale gelir ki, ona daha fazla dayanamazsınız. Çünkü bir insan, kendi gerçeğiyle sürekli yüzleşemez. Ve bu yüzleşmenin sonunda, insanın elinde yalnızca kendi yalnızlığı kalır. Bu yalnızlık, bazen bir kurtuluş, bazen de bir ceza gibi gelir. Ama en nihayetinde, kaçınılmazdır. Çünkü bağlar ne kadar güçlü olursa olsun, insan nihayetinde kendi içinde yalnızdır. Ve bu yalnızlık, en derin gerçektir.