PKK’nın Kuruluş Bildirgesi, sözde devrimci idealleriyle ortaya atılmış, gerçekte ise Kürt halkını araçsallaştırarak Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğüne kasteden bir terör manifestosudur. Bu bildirge, Abdullah Öcalan liderliğindeki grup tarafından kaleme alınmış ve 1978 yılında yayımlanmıştır. Ancak bildirgenin içeriği, yalnızca bir ideolojik söylem değil, aynı zamanda Türk milletine ve devletine karşı başlatılan uzun vadeli bir ihanet planını barındırır. Bu belgede, halktan yana olduklarını iddia eden bir örgütün, aslında bölgeyi kana bulayacak bir terör stratejisi izlediği görülmektedir.
Kuruluş Bildirgesinin Ele Alınması
PKK, kuruluş bildirgesinde Marksist-Leninist bir çizgiyi benimseyerek, Kürt halkını devrimci sosyalizmin bir parçası olarak göstermeye çalışmıştır. Ancak bu ideolojik duruş, örgütün gerçek niyetini gizlemek için kullandığı bir örtüdür:
Bildirgenin özünde, Türk milletinin bin yıllık kardeşlik bağlarını yıkmayı ve Türkiye’nin milli birliğini parçalamayı hedeflediği açıktır. Sözde "ulusların kendi kaderini tayin hakkı", emperyalist güçlerin Türkiye üzerinde oynadığı böl-parçala-yönet planının bir yansımasıdır. PKK, emperyalizme karşı olduğunu iddia etmesine rağmen, özellikle Batı’nın desteğiyle varlık göstermiştir. Örgütün emperyalist ülkelerden aldığı lojistik destek, bölgeye yönelik ne kadar tehlikeli bir araç haline geldiğini göstermektedir.
Kürt Halkını İstismar
PKK’nın kuruluş bildirgesi, Kürt halkını sözde özgürleştirme adı altında istismar etmeyi temel alır. Örgüt, halkı korumak yerine, onları kendi kanlı hedeflerinin bir aracı haline getirmiştir:
Türk ve Kürt halkları, tarih boyunca aynı bayrak altında, aynı kaderi paylaşarak varlıklarını sürdürmüştür. PKK, bu tarihsel gerçeği yok sayarak, suni bir ayrışmayı körüklemiştir. Bildirgede Kürt halkının kurtuluşundan bahsedilirken, PKK’nın eylemlerinde ilk hedef hep Kürt köyleri ve halk olmuştur. Masum insanların infaz edilmesi, köylerin yakılması ve halka zorla dayatılan ideolojik eğitimler, örgütün gerçek yüzünü açığa çıkarmaktadır.
Silahlı Mücadele ve Terör Stratejisi
PKK’nın bildirgesinde, silahlı mücadele temel bir yöntem olarak benimsenmiştir. Ancak bu mücadele, halkın refahını hedeflemek bir yana, bölgeyi kaosa sürükleyen kanlı bir terör hareketine dönüşmüştür:
Uzun süreli halk savaşı adı altında terör eylemleri planlayan PKK, bu süreçte devletin otoritesini sarsmayı ve Türk milletinin huzurunu bozmaya çalışmıştır. Ancak bu, sadece masum insanlara zarar vermiş ve halkı büyük acılara sürüklemiştir. PKK, bildirgede açıkça belirttiği üzere, Türk devletine yönelik saldırıları bir meşru savunma değil, düpedüz bir terör yöntemi olarak benimsemiştir. Bu strateji, 1984 Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayarak, yıllar boyunca masum sivillerin ve güvenlik güçlerinin canına kastetmiştir.
Düşman Tanımı
PKK bildirgesinde, Türk devleti ve milleti açık bir düşman olarak tanımlanmıştır:
PKK, Türk milletinin ortak tarih ve kültür mirasını reddederek, bölgesel ayrılıkçılığı körüklemiştir. Bu anlayış, emperyalist güçlerin Türkiye’yi parçalama stratejisinin bir uzantısıdır. PKK, feodal yapıları hedef aldığını iddia etmesine rağmen, bu yapılarla zaman zaman iş birliği yaparak kendi otoritesini güçlendirme yoluna gitmiştir. Bu, örgütün tutarsızlığını ve halk üzerindeki baskıcı niteliğini açıkça göstermektedir.
Örgütlenme ve Liderlik
PKK’nın örgütlenme modeli, bildirgede bir disiplin mekanizması olarak lanse edilmiştir. Ancak bu yapı, aslında zorbalığa ve iç infazlara dayalıdır: ‘Gerçekte başta Apo olmak üzere, Ankara'da Apo'nun oluşturduğu ilk 15-20 kişilik grup, tamamen profesyonel örgütçülerden meydana geliyordu. Ancak hedefe ulaşmak için resmi ve profesyonel bir örgüte ihtiyaç vardı. Gerçi bu insanların birbirleriyle olan ilişkileri de resmiyet arz ediyordu ama Apo başka işler peşinde idi. Baştan sona kadar tüm örgütsel faaliyetlerde ve kararlarda tek şef zihniyetiyle hareket eden bu megaloman; yine gerektiğinde ardına sığınacağı, "Partinin emri, Partinin kararı..." türünden demagojilere ihtiyacı vardı. Öte yandan ilişkiler, faaliyetler ve kadro sayısı genişledikçe zaten bir teşkilat yapısı kaçınılmazdı. Ankara'dan yola çıkan ilk profesyonel grubun tamamı üniversite öğrencisiydi. Okullarını işlerini bırakıp, aileleriyle de ilişkilerini kısmen askıya alıp, kendilerini tamamen örgüt işlerine ve çalışmalarına vermişlerdi. Bu şahıslar sırasıyla; Abdullah ÖCALAN, Cemil BAYIK, Kesire YILDIRIM (ÖCALAN), Ali Haydar KAYTAN, Duran KALKAN, Abdurrahman POLAT, İsmet ÖZKAN, Mazlum DOĞAN, M.Hayri DURMUŞ, Haki KARER, Baki KARER, Kemal PİR, Mehmet KARASUNGUR, Şahin DÖNMEZ, Mehmet UZUN, A. Rıza ALTUN dur.’
‘Bu kişilerin 1976'dan itibaren faaliyet yürütmüş oldukları Gaziantep, Malatya, Elazığ, Tunceli, Kars, Diyarbakır, Ş. Urfa ve Batman gibi yerlerdeki ikinci kuşak ise henüz tamamiyle okulları ve işyerleriyle ilişkilerini koparmamış yani henüz yarı profesyonel gençlerdi. Resmi örgütün kurulmasıyla Apo, bunların azami enerjilerinden faydalanacaktı. Resmi örgütlenmeye gitmek için, ilk etapta bir örgüt programı ve tüzüğü oluşturmayı planlıyordu. Örgütün tüzüğü, doğal olarak kuruluş esaslarını dile getiriyordu ve fazla bir orijinalitesi yoktu. Komünist partilerin klasik tüzükleri aşağı yukarı kopya edilmişti.’
PKK, kendi üyelerine yönelik infazlar, sorgulamalar ve işkencelerle dikkat çekmiştir. Örgüt içindeki farklı sesler, bildirgenin öngördüğü merkeziyetçi liderlik anlayışıyla susturulmuştur. Abdullah Öcalan’ın liderlik anlayışı, örgütün bir fikir hareketinden çok kişisel bir iktidar projesine dönüşmesine neden olmuştur. Öcalan, terör faaliyetlerini kişisel ihtiraslarıyla yönetmiş ve binlerce insanın ölümüne yol açmıştır.
Kürt Kadınının İstismarı
PKK, bildirgesinde kadınların özgürleşmesi iddiasında bulunurken, pratikte tam tersine Kadınlar, örgüt içinde baskı ve şiddete maruz kalmış, devrimci söylemler altında fiziksel ve psikolojik olarak sömürülmüştür. Abdullah Öcalan’ın bizzat kadınlar üzerindeki baskıcı ve istismarcı tutumu, örgütün ideolojik söyleminin ne kadar çürük olduğunu göstermektedir.
‘Irza geçme becerisi çok gelişmiş Abdulah ÖCALAN isimli bu sefil ve alçak yaratık savaşa davet ediyorum diye; Pazarcık'lı (E vin) Kod, Ankara'lı (Zehra) Kod, Tunceli'li (Delal) Kod, Lübnan Kültlerinden (Roza) Kod, Suriye'li (Canda) Kod, yine Lübnanlı (Adife Saadet) Kod bayanlara ve PKK Merkez Komite Üyesi (Sarı Hüseyin) Kod'un karısı Elazığlı Nafiye'ye tecavüz etmedi mi? Bilmiyorsanız öğrenin. Kod adı (Medya) olan Suriye'li Kürdi Abdulah'a tecavüz etmedi mi? Bu bayanların bir bölümü şu anda Kuzey Irak'ta Zaho ve Donuk kentlerinde yaşıyorlar. Çaresiz kızlara, kadınlara tecavüz etmekte uzmanlaşan ve gün geçtikçe ahlaksız ilişkilerde pervasız-laşan APO gençleri savaşa değil, yatağına davet etmektedir. Biz bu bayanları bulduk ve konuştuk, ilgilisi adreslerini bulur gider ve konuşur. Yılardır PKK isimli terör örgütünün patronu olan bu vampirin iki-üç ayda bir "Kadın ve Aile Sorunları" adıyla broşürler yayınlayıp bazı kadın militanların ajanlıklarını(!) ders konusu yapmasının sebepleri artık açığa çıkmış durumdadır. Suriye'nin Şam ve Lazkiye kentlerindeki APO'nun saraylarında haremden geçen kadın militanların öldürülme pahasına, tüm tehditlere rağmen konuşmalı APO'nun ağzından düşürmediği "Sosyalist Ahlak"ın ne anlama geldiğini göstermiştir. 1970'li yıllarda Kesire Yıldırım ile başlayan sapık ilişkileri son dönemlerde su yüzüne çıktı. APO sefili, bugüne kadar tecavüz ettiği kadınların bir çoğunu öldürtmüştür. Cinsel ilişkiyi kabul etmeyenler tecavüze uğradıktan sonra anlaşılmaması için ajanlık suçlamalarıyla katledilmiştir. Kurtulmayı becerip kaçabilenler konuşunca: "Parti önderliğine komplo kuruyorlar, zayıf düşürmeye çalışıyorlar" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır.’
Devrim İddiasıyla Gerçekler
PKK, kuruluş bildirgesinde kendisini sosyalist devrim ve ulusal kurtuluş hareketi olarak tanımlamış; ancak bu söylem pratikte uygulamaya geçirilememiştir. Örgütün devrimci ilkeleri ile sahadaki eylemleri arasındaki uçurum şu şekilde açıklanabilir:
Bildirgede halkın özgürleşmesi ve refah düzeyinin artırılması hedeflenmiş gibi görünürken, örgütün şiddet ve baskı politikaları, bu hedeflerin tamamen zıddı yönünde işlemiştir. PKK, sözde devrimci mücadele ile halkı temsil etme iddiasında bulunurken, Kürt köylerinde baskı ve zorla katılım dayatmaları ile halkın iradesini yok saymıştır. Sosyalist devrim söylemi, halktan destek toplamak için kullanılan bir araçtır. Örgüt, halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmek bir yana, terör faaliyetleriyle bu sorunları derinleştirmiştir. PKK, kuruluş bildirgesinde Marksist-Leninist bir çerçeve sunarken, kendi çıkarları doğrultusunda ideolojik esneklik göstermiştir. Bu pragmatizm, örgütün gerçekte ideolojik bir bağlılıktan ziyade stratejik bir çıkar peşinde koştuğunu ortaya koymaktadır
Örgütün sosyalist bir devrim gerçekleştirme hedefi, dış destek arayışlarında emperyalist güçlerle kurduğu ilişkilerle çelişmiştir. PKK, anti-emperyalist olduğunu iddia etmesine rağmen, Batılı ülkelerden sağladığı lojistik ve siyasi destekle varlık göstermiştir.
Örgüt içindeki herhangi bir ideolojik farklılaşmaya izin verilmemiş, Abdullah Öcalan’ın liderliği altında tam bir otoriter yönetim kurulmuştur. Bu durum, sosyalist bir hareketin özünde olması gereken kolektif karar alma mekanizmalarını tamamen devre dışı bırakmıştır.
Kürt Hareketlerine ve PKK’ya Yönelik Sert Müdahaleler
12 Eylül darbesi, Kürt hareketlerini ve özellikle PKK’yı hedef alan yoğun bir baskı politikasının uygulanmasını beraberinde getirmiştir: Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde güvenlik önlemleri artırılmış, köyler üzerindeki kontrol sıkılaştırılmış ve yerel halkın örgütlerle bağını koparmak için ağır baskılar uygulanmıştır.
Darbe sonrası, Kürtçe konuşmak ve Kürt kültürüne ait herhangi bir faaliyette bulunmak yasaklanmış, bu durum Kürt halkı üzerinde ağır bir asimilasyon politikası olarak uygulanmıştır. PKK’nın Türkiye içindeki yapılanmaları, darbe sürecinde büyük ölçüde dağıtılmış, örgütün militanları gözaltına alınmış veya yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Öcalan ve lider kadrosu, bu süreçte yurtdışında faaliyetlerini sürdürmeyi tercih etmiştir.
PKK’nın Geleceğini Şekillendiren Fırsatlar
Her ne kadar 12 Eylül darbesi PKK’ya ciddi darbeler vurmuş olsa da, darbenin yarattığı siyasi atmosfer, örgütün uzun vadeli stratejisi açısından bir fırsat olarak değerlendirilmiştir: Darbe sonrası Doğu ve Güneydoğu’da uygulanan yoğun baskılar, halk arasında ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açmış, PKK bu tepkiyi kendi propagandası için kullanmıştır. PKK, darbenin ardından Suriye, Lübnan ve Avrupa’da örgütlenme faaliyetlerini genişleterek, yurtdışındaki varlığını sağlamlaştırmıştır. Darbe sonrası devletin güvenilirliğinin zayıflaması, PKK’nın "halkı savunan bir hareket" algısını yaratmasına yardımcı olmuştu
‘1980 yılında APO'nun etrafındaki çember daralıyor; herkese, her kesime saldırdığı, her gün bir yerlerde cinayetler işlettiği için herkesi düşman edindiği için binbir entrika ile etrafında oluşturduğu emniyet halkası giderek parçalandığı için çareyi yurt dışına kaçmakta buluyordu. Abdullah ÖCALAN yurt dışına çıkışını değişik tarihlerde, değişik kişilere, değişik biçimlerde anlatmıştır. Bütün konuşmalarını ses bandına kaydettirdiği ve sonradan kitap, broşür haline getirdiği için de bütün söyledikleri PKK yayınlarında mevcuttur. Apo yurt dışına ilk kaçtığı günlerde özetle şunları söylemektedir; "Mücadelemiz içerde boğulmak üzereydi. Elemanlarımız eğitimsizdi. Yurt dışına gittikten sonra ilk etapta 250 kişiyi yanıma istedim. Amacım bunları kış boyu LÜBNAN'da askeri eğitime tabi tutup 1989 yılı NİSAN ayında yurt içine geri göndermekti. Böylece mücadelemiz eğitilmiş büyük bir güçle takviye edilmiş olacaktı. Çünkü esas mücadelemiz gerilla mücadelesi idi, gerillanın da temeli kırsal kesimdir. Ancak SİVEREK ve MARDİN dışındaki alanlarda şehirlere sıkışıp kaldık. SİVEREK ve MARDİN'deki mücadele ise aşiretler ve kabileler savaşına dönüştü. Bu nedenle gerilla mücadelesini kırı temel alarak yürütecek ve buna uygun eğitim görmüş elemanlara ihtiyaç duyduğum için yurt dışına gittim " demektedir. Bir başka yerde ise bu konuyu şöyle anlatmaktadır; "Mücadelenin sevk ve idaresini yurtsever aile evlerinde yürütüyordum. Çoğu aileler çekiniyordu, rahatsız oluyordu. Her ay bir şehirde değişik yurtsever ailenin yanında kalıyordum. En son AĞUSTOS 1979 da URFA'da bir evde idim, çalışamıyordum. Bir yandan sıcaklar, bir yandan sinekler çekilecek gibi değildi. Yurtdışına çıkmaya karar verdim." Apo'nun yurt dışına çıkışı ile ilgili daha birçok çelişkili açıklamaları mevcuttur. Fakat, işin aslı biraz daha değişiktir; Abdullah ÖCALAN'I 56 yurt dışına çıkaran her kimse. O'na yurt dışında barınma yerleri temin eden ve bazı ilişkileri sağlayan herkimse, Apo'ya şöyle bir talimat vermiştir; "1980 MAYIS ya da HAZİRAN aylarında Türk Ordusu MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) ile iş birliği yaparak bir darbe gerçekleştirecektir. Darbeden sonra Türkiye'de bir iç savaş çıkacak, iç savaş koşullarında merkezi otorite gücünü kaybedecektir. Birçok kentte ve bölgede darbeciler otorite kuramayacaktır. Doğu ve Güneydoğu büyük oranda başı boş ve kontrolü zor bir sahaya dönecektir. Bu nedenle eğitilmiş bir askeri güce ihtiyaç vardır dolayısıyla çıkartabildiğin kadar adamı yurt dışına çıkart, yurt dışındaki eğitimleriyle biz ilgileniriz." Abdullah ÖCALAN o dönemde yakın çevresine bu durumu birkaç kez ima etmiştir. Bir olayı şöyle veya böyle anlatmak Apo'nun özelliğidir. Tüm davranışları ve konuşmaları sahtedir. Tıpkı devrimciliği gibi...’
1984 Eruh ve Şemdinli Baskınları: PKK’nın Terörle Sahneye Çıkışı
1984 yılı, PKK’nın Kuzey Irak’taki faaliyetlerini güçlendirdiği, kadrolarını bölgeye yerleştirdiği ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadele sürecini başlattığı kritik bir dönemdir. Örgüt, Abdullah Öcalan liderliğinde Şam’da düzenlediği toplantıda, Türkiye’ye yönelik keşif ve istihbarat faaliyetlerini genişletme, ardından silahlı propaganda eylemlerine devam etme kararı almıştır. Öcalan, bu dönemi “silahlı propaganda” olarak nitelendirmiş ve bu aşamanın, tam anlamıyla gelişmiş gerilla savaşından farklı olduğunu ifade etmiştir. Öcalan’ın açıklamasına göre, silahlı propaganda, siyasal mücadeleyi ön planda tutarken, askeri hedeflerin imhasını daha geri planda tutmayı amaçlamaktadır.
PKK, bu dönemde, Hakkâri, Mardin ve Siirt gibi bölgelerde saldırılar düzenleyerek silahlı propagandadan gerilla aşamasına geçiş yapmayı planlamıştır. Örgütün amacı, halk arasında farkındalık yaratmak, Kürt ulusal ve ekonomik taleplerini dile getirmek ve devletle iş birliği yaptığı iddia edilen kişilere yönelik eylemler gerçekleştirmek olmuştur. Ayrıca, örgüt ilerleyen süreçte bir halk kurtuluş ordusunun çekirdeğini oluşturacak kadroları eğitmeye odaklanmıştır.
Örgütün stratejisine göre, silahlı propaganda döneminin ardından stratejik denge aşamasına geçilecektir. Bu aşamada, gerilla güçleri kırsal alanlarda devlet otoritesini zayıflatacak ve şehir merkezlerine sıkışmasını sağlayacaktır. Örgüt, siyasi üstünlük elde etmeyi ve hareketli savaş yöntemleriyle askeri dengeyi sağlamayı hedeflemiştir. Türkiye’nin ekonomik ve askeri olarak bu savaşın yükünü taşıyamayacağı ve bu süreçte Doğu Anadolu’da halk ayaklanmalarının çıkacağı varsayımıyla Ankara’nın geri adım atmaya zorlanacağı hesaplanmıştır. Eğer bu hedeflere ulaşılamazsa, örgüt, stratejik saldırı aşamasına geçmeyi ve Türk ordusunu Güneydoğu’dan çıkarmayı planlamıştır. Bu iddialı hedefler, o dönemde küçük ve tecrübesiz bir kadrodan oluşan örgüt için oldukça büyük bir meydan okuma olmuştur. Ancak Abdullah Öcalan, 1984 yılı için daha somut ve sınırlı bir hedef belirleyerek Şemdinli’nin ele geçirilmesini öncelikli görmüştür.
Şubat 1984’te Helve kampında düzenlenen bir toplantıda Türkiye’ye yönelik silahlı eylemlerin başlatılması kararı alınmıştır. Nisan ayında Büyük Zap Vadisi’nde bir ay süren toplantılar sırasında bu karar pekiştirilmiş ve üst düzey yöneticiler dışındaki kadroların tamamının Türkiye’ye giriş yapması kararlaştırılmıştır. Haziran ayında Abdullah Öcalan’ın emriyle iki silahlı propaganda birliği oluşturulmuş ve bu yapıların üst kuruluşu olarak “Kürdistan Kurtuluş Birliği” anlamına gelen Hezen Rizgariya Kurdistan (HRK) kurulmuştur. HRK, Vietkong modeli temel alınarak yapılandırılmış ve “üçlü askeri sistem” anlayışıyla organize edilmiştir.
Mayıs 1984’te alınan karar doğrultusunda, yaklaşık 200 PKK militanı, Kuzey Irak üzerinden Hakkâri, Şırnak, Eruh, Van, Mardin, Diyarbakır, Bingöl gibi bölgelere; İran üzerinden Kars ve Ağrı’ya; Suriye’den ise Adıyaman bölgesine giriş yapmıştır. Haziran ayında Abdullah Öcalan, gruplara eylemleri başlatma talimatını vermiştir. 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’deki jandarma karakollarına yapılan saldırılarla HRK’nın kuruluşu ilan edilmiştir.
Bu saldırılardan özellikle Eruh baskını, PKK açısından başarılı kabul edilmiştir. Teröristler, jandarma birliğindeki silah ve mühimmatları ele geçirip kamyonlarla bölgeden uzaklaşmıştır. Bu baskınlarla, örgütün “silahlı propaganda” dönemi sona ermiş ve “gerilla savaşı” olarak adlandırdığı yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu süreç, PKK’nın Türkiye’ye karşı uzun soluklu ve kanlı terör stratejisinin dönüm noktalarından biri olmuştur.
Halk Savaşı Stratejisi
‘Ben bir MÇP'liden daha çok Türkî Federasyondan yanayım" diyen Apo, yukarıda izah edilen gelişmelerden yararlanmak için; geçmişte Kürtlerin Arî ırkından geldiğini iddia ederek, ayrı bir ulus olduğunu ve bu nedenle Halk savaşı stratejisi ile "Bağımsız-Birleşik ve Demokratik Kürdistan" kuracaklarını, manifestosunun birinci maddesi olarak kaydetmiş olmasına rağmen; birden bire Arî ırkından boşanarak, cazibeli olduğunu düşünüp Turanî ırkla flört etmeye yöneldi!’
Uzun süreli halk savaşı, güçlü bir düşmana karşı zayıf bir gücün, halk desteğini kazanarak zamana yayılan bir mücadeleyle üstünlük sağlamayı hedeflediği bir stratejidir. Bu yaklaşım, halkın siyasi ve askeri gücünü organize ederek düşmanı hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpratmayı amaçlar. Mücadele genellikle kırsal alanlarda başlar ve zamanla şehir merkezlerine yayılarak siyasi ve askeri dengeyi değiştirmeyi hedefler.
Bu strateji, düşmanın üstün askeri gücüne doğrudan meydan okumak yerine, küçük ölçekli, hedef odaklı ve hareketli saldırılarla onun kaynaklarını tüketmeyi amaçlar. İlk aşamada örgüt, halkın desteğini kazanmak için yoğun bir ideolojik propaganda faaliyeti yürütür. Halkın sorunlarına yönelik çözümler sunan söylemler geliştirilir, bu da geniş bir taban oluşturmanın ilk adımıdır. Aynı zamanda düşman güçleri hakkında istihbarat toplanır, zayıf noktalar tespit edilir ve hazırlıklar yapılır. Bu süreçte askeri mücadeleye doğrudan girişmek yerine, örgütlenme ve halkın güvenini kazanma önceliklidir.
Hazırlık dönemi tamamlandıktan sonra, hareket küçük çaplı gerilla eylemlerine geçer. Bu aşamada, küçük ve hızlı hareket eden birimler düşmana ani saldırılar düzenler ve hızla geri çekilir. Amaç, düşmanın hareket kabiliyetini sınırlamak ve sürekli bir tehdit hissi yaratarak onun kaynaklarını tüketmektir. Gerilla savaşı, düşmanla doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınır, bunun yerine, düşman unsurlarını sürekli bir yıpratma savaşı içine sokar. Aynı zamanda bu süreç, halk desteğini artırarak örgütün daha geniş bir siyasi ve askeri kapasite kazanmasına olanak sağlar.
Zamanla, halk savaşı stratejisinde üçüncü ve son aşamaya geçilir. Bu aşamada, gerilla savaşından düzenli bir orduya dönüşen hareket, düşmana doğrudan meydan okuyabilecek bir kapasiteye ulaşır. Stratejik saldırı dönemi olarak adlandırılan bu aşamada, düşman güçleriyle büyük ölçekli çatışmalara girilir ve işgal altındaki alanlar geri alınmaya çalışılır. Halkın desteği ve siyasi üstünlükle birleşen askeri güç, nihai zaferi hedefler.
Uzun süreli halk savaşı, sabır, örgütlenme ve zamana yayılan bir mücadele gerektirir. Bu stratejinin başarısı, liderlik, halk desteği ve ideolojik tutarlılıkla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca, düşmanın zaaflarından faydalanma ve değişen koşullara uyum sağlama kabiliyeti, bu stratejinin uygulanabilirliğinde kritik öneme sahiptir. Strateji, yalnızca askeri bir plan değil, aynı zamanda halkın mobilizasyonuna dayanan geniş kapsamlı bir siyasi hareketin temel taşlarından biri olarak değerlendirilir.
^Kuzey Irak’ta Konumlanma^
12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından, diğer birçok yasa dışı örgüt gibi PKK da Türkiye’den çekilerek yurtdışında faaliyet göstermeye başlamıştır. 1980’li yılların başında örgüt, Suriye ve Lübnan’da çalışmalarına başlamıştır. PKK’nın Suriye’deki faaliyetleri, Suriye istihbarat servisi Muhaberat’ın onayı ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) desteğiyle gerçekleşmiştir.
Bu dönemde, George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden ayrılan ve Ahmet Cibril tarafından yönetilen Filistin Halk Kurtuluş Cephesi - Genel Komutanlık kamplarında PKK mensuplarına eğitim verilmeye başlanmıştır. Bu kapsamda, Nisan 1980’de eğitimlerini tamamlayan ilk PKK militanları, Suriye-Türkiye sınırını geçerek Adıyaman, Sason ve Tunceli bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu gruplar, 12 Eylül Darbesi sonrasında bu bölgelerde propaganda faaliyetleri yürütmüş, ancak birçoğu güvenlik güçleri tarafından yakalanmıştır.
1981 ve 1982 yılları boyunca, yaklaşık 300 PKK militanı, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) ait kamplarda askeri ve ideolojik eğitim almayı sürdürmüştür. Ancak Haziran 1982’de İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği operasyon sırasında çatışmalar çıkmış ve bu süreçte İsrail ordusu 11 PKK militanını öldürmüş, 13 militanı ise esir almıştır.
PKK, 15-26 Temmuz 1981 tarihlerinde Lübnan’ın Helve kampında 1. Kongresi’ni gerçekleştirmiştir. Bu kongre, örgütün gelecekteki stratejik yönelimlerini belirlemek ve ideolojik çerçevesini güçlendirmek adına kritik bir dönüm noktası olmuştur. Helve kampında düzenlenen kongre, PKK’nın uluslararası bağlantılarını ve bölgede daha geniş bir operasyonel kapasite oluşturma çabalarını pekiştirmiştir.
Örgüt, kısa bir süre sonra Kuzey Irak’a yerleşme girişimlerine başlamıştır. 1982 yılı itibarıyla, Sinat bölgesinde, Türkiye sınırındaki Yemişli köyüne yakın bir noktada, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Irak Komünist Partisi’ne ait kampta, diğer Türkiyeli Kürtçü gruplar olan Kawa, KUK ve Ala Rizgari mensupları bulunmaktaydı. Bu dönemde PKK, Suriye üzerinden Irak’a sızmayı denemiştir. Ancak, Irak hükümetinin sınır bölgesinde aldığı sıkı güvenlik tedbirleri nedeniyle örgüt, ciddi engellerle karşılaşmıştır. Ekim 1982’de, Hezil Nehri’ni geçmeye çalışan 8 PKK militanı öldürülmüştür. Bu olayın ardından, İran-Suriye iş birliği devreye girmiş ve PKK’lıların Kuzey Irak’a geçişleri bu iki ülkenin desteğiyle mümkün hale gelmiştir.
PKK’nın, diğer Türkiyeli Kürtçü örgütler gibi Iraklı Kürt gruplarıyla ilk temasları, 1970’li yıllara kadar uzanmaktadır. 1977-1981 yılları arasında, Türkiyeli örgütler, Iraklı Kürt gruplarının Suriye’ye gidiş ve dönüş rotalarında rehberlik yapmış, bu hizmet karşılığında silah temin etmiştir. Bu temaslar, PKK’nın bölgedeki diğer Kürt örgütleriyle ilişkilerini ve Irak’a yerleşme stratejisini şekillendiren önemli bir zemin oluşturmuştur. Bu dönemde atılan adımlar, örgütün Kuzey Irak’ta operasyonel bir varlık oluşturmasının temelini hazırlamıştır.
PKK’nın Kuzey Irak’a yerleşmesi, bölgenin hâkimi konumundaki Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nden (KDP) izin alınmasını gerektiriyordu. Bu izin, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın 1981’de başlattığı diplomatik temaslar sonucunda sağlanmıştır. Barzani, ilk etapta Türkiye’nin tepkisinden çekinerek bu talebe olumlu yaklaşmasa da, Esad’ın yoğun baskıları neticesinde PKK’nın bölgeye yerleşmesine onay vermiştir. Ocak 1982’den itibaren PKK militanları Kuzey Irak’a geçmeye başlamış, bu süreç 20-25 Ağustos 1982’de düzenlenen PKK’nın 2. Kongresi’nde resmiyet kazanmıştır. Bu kongreyle birlikte, örgütün bölgeye yerleşimi stratejik bir karar haline gelmiş ve öncü gruplar yerel temaslar için bölgeye gönderilmiştir. Ekim 1982’ye gelindiğinde PKK’nın KDP kamplarına yerleşimi büyük ölçüde tamamlanmıştır.
Ancak, Suriye ve Irak arasındaki ilişkilerin bozulması nedeniyle PKK’nın Suriye’den Kuzey Irak’a geçişi zorlaşmıştır. Bu durumda İran devreye girmiş ve Suriye’ye yardım taşıyan uçaklar PKK militanlarını İran’a taşımıştır. Militanlar, buradan Kuzey Irak’a sızarak bölgede varlık göstermeye devam etmiştir. Bu dönemde PKK, Suriye ve Lübnan’da eğittiği kadrolarını Kuzey Irak’a yönlendirmiş ve yeni kamplar kurmuştur. Özellikle Türkiye, İran ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgede yer alan Lolan Kampı, PKK’nın en büyük kamplarından biri haline gelmiştir. Bu kampta örgütün gazetesi yayınlanmış, radyo merkezi faaliyet göstermiş ve lider kadrolar sıkça bu kampı kullanmıştır. 1983 yılı itibarıyla PKK’nın Kuzey Irak’taki militan sayısı yaklaşık 400’e ulaşmıştır.
PKK’nın bu bölgedeki faaliyetlerinin artışı, Türkiye’nin dikkatinden kaçmamıştır. Türkiye, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının kapasitesini artırmak için Irak ile bir anlaşma imzalamış ve Şubat 1983’te “Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması” çerçevesinde Irak sınırları içinde 10 kilometreye kadar operasyon yapma hakkı elde etmiştir. İlk operasyon 25 Nisan 1983’te gerçekleştirilmiştir. Ancak bu harekât, doğrudan PKK’yı hedef almaktan çok, bölgede kaçakçılıkla mücadeleye yönelik bir adım olmuştur. PKK ise bu operasyonu kendi propagandası için kullanmış ve bölgede yeni yerleşen kadrolarına moral kazandırmaya çalışmıştır.
1983 yılı boyunca PKK’nın Türkiye’deki faaliyetleri sınırlı kalmış ve beklenen halk desteği sağlanamamıştır. Örgütün Türkiye’ye gönderdiği gruplar, bölgede tutunmakta zorlanmış ve yeniden Kuzey Irak’a çekilmiştir. Aynı dönemde KDP ile PKK arasında Şam’da bir iş birliği anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmayla KDP, PKK’ya karşı herhangi bir düşmanlık göstermeyeceğini ve Türkiye’ye karşı PKK’yı destekleyeceğini taahhüt etmiştir.
Bu dönemde bölgedeki dinamikler daha da karmaşık hale gelmiştir. İran-Irak Savaşı sırasında Barzani’ye bağlı güçler İran ordusuyla birlikte Irak’a karşı savaşmış, diğer yandan Talabani liderliğindeki KYB, Irak hükümetiyle bir anlaşma yaparak Barzani’ye karşı mücadeleye başlamıştır. Bu gelişmeler, PKK’nın Kuzey Irak’ta varlığını sürdürmesi için uygun bir ortam yaratmış, ancak bölgedeki dengeler nedeniyle örgütün hareket kabiliyeti sınırlı kalmıştır. Türkiye’nin bölgeye yönelik askeri operasyonları ve istihbarat çalışmaları, PKK’nın bu süreçte rahat hareket etmesini engelleyen unsurlar olmuştur.
Gerilla Taktikleri ve Türkiye’ye Yönelik Sınır Ötesi Operasyonlar ve Yerel Direniş Stratejileri
Kuzey Irak ve çevresi, coğrafi yapısı itibarıyla gerilla savaşı için oldukça elverişli bir zemin sunmaktadır. Dağlık alanlar, sık ormanlar ve ulaşımın zor olduğu vadiler, küçük grupların hızlı hareket edebilmesini sağlarken, düzenli orduların bu bölgelerde etkinlik göstermesini zorlaştırmıştır. Bu avantajlardan yararlanan örgütler, özellikle sınır ötesi geçişlerde ve operasyonlarında bu doğal koşulları etkin bir şekilde kullanmışlardır. Sınır hattında oluşturulan lojistik hatlar, gerilla unsurlarının güvenli geçişini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda silah ve mühimmat taşımacılığını kolaylaştırmıştır.
Gerilla taktikleri kapsamında, genellikle karakol baskınları, pusu saldırıları ve askeri konvoyların hedef alınması gibi yöntemler öne çıkar. Bu tür saldırılarda amaç, doğrudan büyük kazanımlar elde etmekten ziyade, düşmanın moralini bozmak ve kaynaklarını tüketmektir. Bu tür eylemler, yerel halk arasında korku yaratmak ve düşmana yönelik bir tehdit algısı oluşturmak için de kullanılmıştır. Özellikle kırsal bölgelerde, köy ve mezralar üzerinde kurulan baskılar, gerilla gruplarının halkı kontrol etme ve lojistik destek sağlama stratejisinin bir parçasıdır.
Sınır ötesi operasyonlar, gerilla gruplarının düşman topraklarında hareket etme kabiliyetini göstermek için önemli bir unsurdur. Bu operasyonlar, genellikle gece saatlerinde, küçük gruplar halinde ve yoğun istihbarat desteğiyle gerçekleştirilmiştir. Amaç, düşmanı beklenmedik bir anda vurup hızla geri çekilmektir. Bu tür operasyonlar, sınır hattındaki güvenlik zafiyetlerini değerlendirmeye dayanır ve düzenli orduyu sürekli bir teyakkuz halinde bırakmayı hedefler. Uzun süreli çatışmalar ve lojistik sıkıntılarla yıpratılan düzenli birlikler, bu durum karşısında zamanla daha savunmacı bir pozisyona geçmek zorunda kalır.
Yerel direniş stratejileri ise gerilla taktiklerini tamamlayıcı bir unsur olarak dikkat çeker. Bu strateji, halkın desteğini kazanmak ve gerilla hareketini bir "halk hareketi" gibi göstermek üzerine kuruludur. Propaganda faaliyetleriyle başlayan bu süreç, yerel halkın güvenini kazanma veya zorla boyun eğdirme yoluyla örgüte destek sağlamayı amaçlar. Örgütler, halkın ihtiyaçlarını karşılamayı vadederek ve devlet otoritesinin eksikliğini propaganda unsuru haline getirerek bölgede güç kazanmaya çalışır. Bu çabalar, aynı zamanda yerel halkı, düşmanla iş birliği yapmamaya zorlamayı da içerir. Baskı ve tehdit yoluyla yapılan bu müdahaleler, halk üzerinde bir korku düzeni kurma girişimlerinin parçasıdır.
Bütün bu yöntemler, gerilla hareketinin geniş bir alan üzerinde etkili olmasını sağlarken, düzenli ordunun hızlı ve etkin bir şekilde karşılık vermesini zorlaştırır. Gerilla taktiklerinin bu kadar etkili olmasının temelinde, düzenli birliklerin hareket kabiliyetini sınırlamak ve uzun vadede düşmanı askeri, ekonomik ve psikolojik olarak yıpratmak yatmaktadır. Ancak bu tür yöntemlerin başarılı olabilmesi, sadece askeri taktiklerle değil, aynı zamanda propaganda, halk desteği ve stratejik planlama gibi unsurlarla da doğrudan ilişkilidir. Gerilla taktikleri, bütün bu unsurların bir arada çalıştığı bir mekanizma içinde işlevsel hale gelir ve sınır ötesi operasyonlarla desteklendiğinde etkisini daha da artırır.
^Körfez Savaşı’nın Etkisi: PKK’nın Bölgesel Konumunu Güçlendiren Uluslararası Gelişmeler^
Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesi, yalnızca Basra Körfezi’ni değil, tüm Ortadoğu’yu sarsan bir krizin başlangıcı olmuştur. 2 Ağustos 1990’da gerçekleşen bu işgal, Saddam’ın borç batağından kurtulmak ve bölgesel hegemonyasını pekiştirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak ABD’nin liderliğinde kurulan uluslararası koalisyonun hızlı ve kararlı tepkisiyle bu hamle, Irak için yıkıcı bir savaşa dönüşmüştür. Saddam’ın ABD’nin kararlılığını yanlış değerlendirmesi, Irak ordusunun Kuveyt’te ağır bir yenilgi almasına ve Irak topraklarına kadar geri sürülmesine yol açmıştır.
Cenevre’de ABD Dışişleri Bakanı James Baker, Iraklı mevkidaşı Tarık Aziz ile yaptığı görüşmede, koalisyon güçlerinin Irak’ı sanayi öncesi çağa döndürecek kadar ağır bombardımana maruz bırakacağını açıkça ifade etmişti. Bu tehdit, kısa sürede hayata geçirilmiş; müttefik hava kuvvetlerinin gerçekleştirdiği yoğun saldırılar sonucu Irak’ın askeri altyapısı ve sanayi potansiyeli neredeyse tamamen yok edilmiştir. Ekonomisi çökertilen Irak, 1962’deki gayrisafi milli hasıla seviyesine geri düşerek uzun bir süre bölgesel bir tehdit olmaktan çıkmıştır.
Bu süreçte, Körfez Savaşı yalnızca Irak’ın değil, bölgedeki tüm ülkelerin dengelerini değiştirmiştir. Türkiye açısından bakıldığında, savaşın sonuçları özellikle çarpıcı olmuştur. Körfez krizi, Kürt sorununu mahalli bir mesele olmaktan çıkararak uluslararası bir sorun haline getirmiştir. PKK, bu süreçte Kuzey Irak’taki varlığını genişletmiş ve uluslararası arenada daha fazla destek ve alan bulma fırsatı yakalamıştır. Türkiye ise, bu yeni uluslararası dinamiklerin toprak bütünlüğü üzerindeki etkilerinden endişe duymaya başlamış, Batı’nın Türkiye’ye yönelik politikalarına daha temkinli yaklaşmıştır. Öte yandan, Türkiye ekonomisi savaş nedeniyle milyarlarca dolarlık bir kayba uğramış ve bölgedeki dengeler Ankara’nın zararına değişmiştir.
Irak ordusunun Kuveyt işgaline girişmesi, Kuzey Irak’taki Kürt gruplar için yeni fırsatlar yaratmıştır. Saddam Hüseyin’in bu hamlesi, Kürt grupların kontrolündeki bölgelerde siyasi ve askeri bir boşluk oluşturmuş, ancak bu gruplar, Irak ordusunun güçlü varlığı karşısında zayıf bir pozisyonda kalmıştır. Kürdistani Cephe, 3 Ağustos 1990’da yaptığı bir açıklamada, Saddam’ın işgal politikasını açıkça eleştirerek, bu hareketin bölgedeki halkları tehlikeye attığını belirtmiştir. Cephe, bu süreci Saddam Hüseyin’in zayıflatılması için bir fırsat olarak görmüş, ancak askeri gücünün yetersizliği nedeniyle Irak ordusuna karşı yürüttüğü faaliyetleri durdurma kararı almıştır.
Bu dönemde Kürt lider Celal Talabani, ABD’ye kendi grubuna destek verilmesi halinde bir ayaklanma başlatma sözü vermiş, ancak bu teklif ABD tarafından kabul edilmemiştir. Barzani ise İsrail’de temaslarda bulunarak kendi pozisyonunu güçlendirme çabasına girmiştir. Kürdistani Cephe, Ekim 1990’da yaptığı bir açıklamada, Körfez krizine barışçıl bir çözüm bulunması çağrısında bulunmuştur. Ancak bu açıklamanın temel nedeni, askeri gücünün oldukça zayıflamış olması ve bölgede kontrol kaybına uğramasıdır. Nitekim, o dönemde Kürt grupların toplam gücü ciddi şekilde azalmış, peşmerge sayısı 3.700’e kadar düşmüştür.
PKK ise bu süreçte, Saddam Hüseyin ile ilişkilerini derinleştirmiş ve bu durum örgüte yeni fırsatlar sunmuştur. Örgüt, 26 Ağustos’ta Avrupa temsilciliği aracılığıyla yaptığı açıklamada, Kuveyt işgalini emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet eden bir savaş olarak nitelendirmiş, Saddam rejimini ise sömürgeci bir rejim olarak tanımlamıştır. Ancak perde arkasında, PKK ile Irak hükümeti arasında karşılıklı menfaatlere dayalı bir iş birliği gelişmiştir. Irak istihbarat servisi, PKK’yı Türkiye’de Amerikan tesisleri ve diğer stratejik hedefler hakkında bilgi toplamak için kullanırken, karşılığında PKK’ya silah ve mühimmat sağlamıştır. Bu destek, PKK’nın Kuzey Irak’ta askeri gücünü artırmasını sağlamış ve sınır hattındaki etkinliğini güçlendirmiştir.
Mart 1991’de, Irak ordusunun yenilgisi üzerine Güney Irak’taki Şii gruplar, Saddam Hüseyin’e karşı büyük bir ayaklanma başlatmıştır. Bu ayaklanma, kısa sürede Kürt bölgelerine yayılmış ve Süleymaniye’deki ilk direnişin ardından Kerkük, Erbil ve Dohuk gibi kentler isyancıların kontrolüne geçmiştir. Ancak Irak ordusunun helikopter destekli saldırılarıyla Kürt direnişi bastırılmış, peşmergeler ve halk Türkiye ve İran sınırlarına doğru geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Bu kitlesel geri çekilme, PKK için büyük bir fırsat yaratmıştır. Saddam Hüseyin’in terk ettiği karakollardan ele geçirilen silahlar, örgütün askeri kapasitesini artırmış ve sınır hattında yeni alanlar kazanmasını sağlamıştır. PKK, bu süreçte Kuzey Irak’taki etkinliğini genişletmiş, köylere el koymuş ve halkı zorla yerinden ederek kendi kontrolünü pekiştirmiştir. Ayrıca, örgüt, Osman Öcalan liderliğinde Kuzey Irak’taki siyasi ve askeri varlığını kurumsallaştırmak amacıyla 1991 yılında PAK’ı kurmuştur.
PKK’nın bu dönemde elde ettiği kazanımlar, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve lojistik boyutlarıyla da dikkat çekmiştir. Irak ordusunun zayıflaması ve Kürt gruplar arasındaki güvensizlik ortamı, PKK’nın bölgedeki etkisini artırmasına olanak sağlamış, örgütün sınır hattında kontrol kurmasına ve Türkiye’ye yönelik operasyon kapasitesini geliştirmesine zemin hazırlamıştır. Bu gelişmeler, yalnızca Kuzey Irak’taki dengeleri değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki güvenlik politikasını ve sınır ötesi operasyonlarını daha karmaşık hale getirmiştir. PKK, bu fırsatları değerlendirerek hem kendi gücünü artırmış hem de Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden bir unsur haline gelmiştir.
‘Ankara'nın Türkiye'den geçen Irak petrol boru hatlarını kapatması, Batı'nın Bağdat'a uyguladığı ekonomik ambargonun başarıya ulaşmasında büyük rol oynadı. Amerikan savaş uçaklarının Türkiye'nin incirlik hava üssünde konuşlandırılması, Irak üzerinde kuzeyden büyük bir baskı oluşmasına neden oldu. Bununla birlikte kolaylıkla gözden kaçabilecek bir nokta da Türkiye'nin sınırlarını eskisi gibi kontrol edememesi sonucu Kürt sorununun tekrar canlanmasıdır.’ 6
^1992 Kuzey Irak Operasyonu^
1992 yılının sonbaharında Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmeler, bölgede derin bir siyasi ve askeri değişim sürecini tetikledi. Mesut Barzani, 21 Eylül’de yaptığı açıklamada, KDP ve KYB peşmergelerinden oluşan ve Kürt Savunma Bakanlığı’na bağlı bir ordunun kurulacağını duyurdu. Bu hamle, Kürt bölgelerinde bir devlet yapılanmasının adım adım oluşturulduğunu açıkça ortaya koydu. Ancak bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki hassasiyetlerini tetikledi. Ankara, Kürt devletine karşı olduğunu belirtse de, müdahale kararını PKK’ya karşı mücadeleyle sınırlı tutarak, KYB ve KDP ile iş birliği yapmayı tercih etti.
Bu esnada PKK, olası bir saldırıyı önemsemeyerek eylemlerine devam etti. 28 Eylül’de Şemdinli/Derecik Jandarma Karakolu’na düzenlediği saldırıda 2 astsubay ve 24 askeri şehit eden örgüt, Türk güvenlik güçlerinin sert karşılık vermesiyle büyük kayıplar yaşadı. PKK’nın "Rubarok ve Helena olayları" olarak kaydettiği bu saldırılar, örgütün hem sahada hem de psikolojik açıdan gerilemesine yol açtı. Çatışmalarda 174 PKK mensubunun etkisiz hale getirilmesi, güvenlik güçlerinin üstünlük kazandığını açıkça gösterdi.
2 Ekim’de KYB ve KDP’ye bağlı peşmergeler, Hakurk’ta PKK’ya karşı operasyon başlattı. Ancak ilk saldırılar örgütün sert direnişiyle karşılaştı ve peşmergeler yeniden organize olma ihtiyacı hissetti. Aynı dönemde Abdullah Öcalan, Botan-Bahdinan bölgesinin önemini vurgulayarak Murat Karayılan’a direnişi artırma talimatı verdi. PKK’nın sert savunma stratejisi, örgütün bölgedeki kontrolünü kaybetmemek için ne kadar kararlı olduğunu gösterdi.
4 Ekim 1992’de Erbil’de toplanan Kürt Parlamentosu, Kuzey Irak’ta bir federe devlet kurulması kararını alarak, uluslararası arenada dikkatleri üzerine çekti. Kürt Federe Devleti, aynı gün PKK’ya sınır bölgelerinden çekilerek belirlenen alanlara yerleşme çağrısında bulundu. Ancak PKK, bu çağrıyı reddederek, Kuzey Irak’ı terk etmeyeceğini ve Türkiye’ye karşı mücadelesine burada devam edeceğini ilan etti. Bu açıklama, örgütün bölgeyi yalnızca bir geri cephe olarak değil, stratejik bir güç merkezi olarak gördüğünü gösteriyordu.
12 Ekim’de Türk Silahlı Kuvvetleri, 15.000 kişilik bir kuvvetle Kuzey Irak’a büyük bir operasyon başlattı. Bu harekât, PKK’nın bölgedeki varlığını zayıflatmayı ve örgütün Türkiye’ye yönelik tehditlerini ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Operasyon sırasında PKK, Öcalan’ın verdiği emir doğrultusunda düzenli bir cephe savaşı taktiği denedi, ancak bu strateji örgüt için ağır kayıplarla sonuçlandı. Türk birliklerinin tank ve zırhlı araç desteğiyle ilerlemesi, PKK’nın pozisyonlarını hızla kaybetmesine yol açtı. Çatışmalar sonucunda örgüt 1452 kayıp verdi ve bu durum PKK için büyük bir yenilgi anlamına geldi.
PKK’nın bu ağır kayıpları, örgütün Kürdistani Cephe’ye başvurarak ateşkes istemesine neden oldu. 30 Ekim 1992’de Kürt Bölgesel Hükümeti ile PKK arasında bir anlaşma sağlandı. Bu anlaşma, PKK’nın Kuzey Irak’ta askeri faaliyetlerini sona erdirmesi ve belirlenen alanlara çekilmesi koşuluyla yapıldı. Teslim olan PKK’lılar, peşmergelerin gözetiminde kamplara yerleştirildi ve sıkı denetime alındı. Ancak bu süreç, PKK’nın bölgedeki kontrolünü tamamen kaybetmesine neden oldu.
Ekim 1992 harekâtı, PKK’nın 1984’ten itibaren Kuzey Irak’ta kurduğu altyapıyı büyük ölçüde yok etti. Örgüt, bu döneme “Güney Savaşı” adını verirken, bu çatışmaların sonuçları, PKK’nın hem askeri hem de psikolojik açıdan gerilemesine yol açtı. Öcalan, bu yenilginin ardından yaptığı açıklamalarda, örgütün yeniden Kuzey Irak’a dönmesi gerektiğini belirtti ve bölgede barışçıl bir varlık sürdürme söylemini öne çıkardı. Ancak bu söylemler, örgütün yenilgiyi gizleme çabası olarak değerlendirildi.
Türkiye ise bu operasyonla yalnızca PKK’ya karşı ciddi bir darbe indirmekle kalmadı, aynı zamanda KYB ve KDP ile iş birliği yaparak bölgesel diplomaside önemli bir kazanım elde etti. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu harekât sırasında KYB ve KDP ile ortak güvenlik önlemleri geliştirdi ve peşmergelerin sınır hattındaki karakollara yerleştirilmesini sağladı. Bu iş birliği, bölgedeki PKK tehdidini azaltırken, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu da artırdı.
1992 operasyonu, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki dengeleri etkili bir şekilde yönlendirebileceğini ve PKK’nın bölgede güç kazanmasını engelleyebileceğini göstermiştir. Ancak bu başarı, yalnızca askeri bir zafer olarak değil, Türkiye’nin Ortadoğu’daki diplomatik yetkinliğinin bir kanıtı olarak da değerlendirilmelidir. PKK, bu yenilginin ardından Kuzey Irak’taki etkinliğini yeniden inşa etmeye çalışsa da, 1992 harekâtı, örgütün stratejik planlarını ciddi şekilde baltalamıştır. Türkiye, bu operasyonla hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde önemli bir avantaj elde etmiştir.
1994 Çelik Operasyonu
1995 yılının baharında, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), PKK’nın 1993’ten itibaren yeniden Kuzey Irak-Türkiye sınır bölgesine yerleşmesi üzerine büyük çaplı bir operasyon başlattı. Çelik Harekâtı olarak adlandırılan bu operasyon, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü en büyük askeri müdahalelerden biri oldu. Harekât, örgütün sınır bölgelerindeki yerleşimlerini ortadan kaldırmayı ve bölgedeki etkisini yok etmeyi hedefliyordu. Bu süreçte, Türk devleti bölgesel güvenliği sağlamak amacıyla sınır hattına büyük bir askeri yığınak yaptı.
20 Mart 1995 tarihinde, 13 generalin komutasında 35.000 askerle başlatılan operasyon, Türkiye’nin PKK’ya karşı 1984’ten bu yana yürüttüğü en geniş çaplı harekâttı. Hedef, Haftanin bölgesinde bulunan 12 büyük PKK kampıydı. Ancak, harekât öncesinde PKK’nın operasyonu haber alması, örgütün kamplarını boşaltmasına ve çatışmaların sınırlı kalmasına neden oldu. Yine de, TSK birliklerinin sahada kurduğu baskı, PKK’nın sınır hattındaki varlığını ciddi ölçüde zayıflattı.
Operasyon sırasında ABD’den gelen destek açıklamaları dikkat çekti. Washington yönetimi, Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlama hakkını tanıdığını belirtti ve bu müdahaleyi meşru gördüğünü ifade etti. Ancak, operasyonun süresi ve kapsamı konusunda Ankara’dan gelen çelişkili mesajlar, uluslararası baskılara yol açtı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, harekâtın hedeflere ulaşınca sonlanacağını belirtirken, daha sonra bu sürenin bir yıla kadar uzayabileceğini açıkladı. Başbakan Tansu Çiller ise Türkiye’nin bölgeye kalıcı olarak yerleşme gibi bir niyetinin olmadığını vurguladı.
Operasyon sırasında TSK, özellikle hava ve kara birlikleriyle yoğun bir koordinasyon içinde hareket etti. Özel Harp Birlikleri’nin sızma operasyonlarıyla PKK’nın mevzileri hedef alındı. Ancak, bu geniş çaplı müdahale, örgütü tamamen kuşatma ve imha etme açısından istenen başarıyı sağlayamadı. Harekât sırasında 555 PKK mensubu etkisiz hale getirilirken, TSK da 11 şehit verdi. Bu, operasyonun maliyetinin yalnızca askeri açıdan değil, ekonomik boyutuyla da ağır olduğunu ortaya koydu; harekât yaklaşık 2,8 trilyon liraya mal oldu.
Çelik Harekâtı uluslararası arenada tepkilere neden oldu. Almanya ve Hollanda gibi ülkeler, harekâtın sonlandırılması çağrısında bulundu ve Türkiye’ye yönelik bazı askeri yardımların askıya alınacağını açıkladı. Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, Türkiye’ye yapılması planlanan askeri yardımların durdurulacağını ilan etti. Ayrıca, Türkiye’nin harekâtına ilişkin Arap dünyasında da kaygılar dile getirildi. Bazı yayın organları, Türkiye’nin Musul üzerindeki iddialarını yeniden gündeme getirebileceği yönünde endişeler dile getirdi.
TSK, uluslararası baskılara rağmen operasyonu 43 gün boyunca sürdürdü. Operasyon sırasında elde edilen bazı kazanımlara rağmen, PKK’nın sınır bölgesindeki faaliyetleri tamamen sona erdirilemedi. Örgüt, İran üzerinden yönetilen bir süreçle bölgeye yeniden yerleşmeye başladı. Cemil Bayık liderliğinde yürütülen bu yeniden yapılanma, PKK’nın bölgedeki varlığını devam ettirme konusundaki kararlılığını ortaya koydu.
Operasyonun ardından KYB lideri Celal Talabani, PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini ve KYB kontrolündeki bölgelerde faaliyet göstermesine izin vereceklerini açıkladı. Bu dönemde, Osman Öcalan ile KYB yetkilileri arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, PKK’nın askeri ve siyasi faaliyetlerini KYB’nin belirlediği kurallar çerçevesinde sürdürebileceği anlamına geliyordu.
Temmuz 1995’te, TSK bir kez daha Kuzey Irak’a yönelik bir operasyon düzenleyerek PKK hedeflerini vurdu. Ancak bu müdahale de örgüte kalıcı bir darbe indirmekte tam anlamıyla başarılı olamadı. Ağustos 1995’te PKK’nın KDP’ye yönelik saldırılara başlaması, örgütün hâlâ bölgede etkin olduğunu ve kadrolarının imha edilemediğini gösterdi.
Çelik Harekâtı, Türkiye’nin PKK’ya karşı kararlılığını sergilemesi açısından önemli bir adım olarak değerlendirilse de, uzun vadeli sonuçları sınırlı kaldı. Operasyonun ardından, Türkiye’nin sınır güvenliğini artırma çabaları ve Kuzey Irak’taki Kürt gruplarla iş birliği girişimleri, bölgedeki dengeyi değiştirmede etkili oldu. Ancak PKK’nın bölgedeki varlığını tamamen sona erdirmek, daha kapsamlı ve uzun vadeli bir strateji gerektiriyordu. Çelik Harekâtı, PKK’yı sınır hattından büyük ölçüde uzaklaştırsa da, örgütün yeniden yapılanma çabalarını engellemede yetersiz kaldı. Bu durum, Türkiye’nin bölgedeki operasyonlarını daha karmaşık ve uzun süreli bir mücadele haline getirdi.
Çekiç Harekatı
1997 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına karşı "Çekiç Harekâtı" adı verilen kapsamlı bir askeri operasyon başlattı. Harekât, örgütün bölgede kurduğu kampları hedef alarak PKK’nın lojistik ve askeri gücünü yok etmeyi amaçlıyordu. Operasyon, Malatya Erhaç’tan Batman’a intikal eden F-16’ların Zap, Haftanin, Sinaht ve Gara gibi önemli PKK kamplarını bombalamasıyla başladı. Hava saldırılarının hemen ardından TSK’ya bağlı kara birlikleri, Ortasu, Taşdelen, Dağlıca, Ortabağ, Andaç, Çığlı ve Gülyazı üzerinden sınırı geçerek Kuzey Irak’a girdi.
Harekât uluslararası alanda geniş yankı uyandırdı. Irak Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin operasyonunu kınayan bir açıklama yaparken, ABD ve İngiltere, Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlama hakkını tanıdıklarını ifade ederek harekâta destek verdiklerini duyurdu. Harekât, uluslararası alandaki destek kadar bölgesel Kürt gruplar arasında da dikkat çekti. KDP ve KYB’nin de imza attığı "Ankara Süreci"nin dördüncü toplantısında, tarafların "Kuzey Irak’taki terörist unsurların varlığını ve faaliyetlerini önlemek için iş birliği yapma" kararı, harekâtın başlamasıyla aynı döneme denk geldi. Bu durum, Türkiye’nin operasyonuna dolaylı bir destek sağladı.
Türkiye’nin operasyonu, KDP tarafından doğrudan onaylandığına dair bir açıklama yapılmasa da, KDP’nin operasyon boyunca sessiz kalması ve bazı KDP’li yetkililerin PKK’nın Kuzey Irak’taki faaliyetlerine yönelik eleştirileri, harekâta örtülü bir destek verdiğini gösterdi. KDP Politbürosu tarafından yapılan bir açıklamada, PKK’nın Kuzey Irak’taki eylemlerinin Kürt halkı ve yerel hükümet için zarar verici olduğu belirtilerek, PKK’nın bölgeden uzaklaştırılmasının üzüntüyle karşılanmayacağı ifade edildi. KDP’li peşmergeler, operasyon sırasında savunma pozisyonunda kaldı ve doğrudan çatışmaya girmek yerine, Türk güvenlik güçlerinin PKK’yı lojistik hatlardan uzaklaştırmasına yardımcı oldu.
KYB ise Türkiye’nin operasyonuna açıkça karşı çıktı ve PKK’ya destek verdi. Bu durum, Türkiye’nin KYB’ye karşı sert bir tavır takınmasına neden oldu. Operasyon sırasında KYB’ye bağlı köylerin Türk savaş uçakları tarafından bombalandığı ve sivil kayıpların yaşandığı iddiaları, KYB liderliği tarafından dile getirildi. Öte yandan, Kürdistan Demokratik Birliği, Kürdistan Emekçiler Partisi ve Kürdistan Sosyalist Demokrat Partisi gibi gruplar, operasyon sırasında PKK ile dayanışma içinde olduklarını açıklayarak Türkiye’yi eleştirdi.
Harekât, Türkiye’nin önceki sınır ötesi operasyonlarından farklı olarak, basına kapalı şekilde yürütüldü. Ancak bu operasyon, kapsam açısından Cumhuriyet tarihinin en büyük askeri müdahalelerinden biri olarak kayda geçti. Avrupa Birliği, Türkiye’nin terörle mücadele çabalarını anladığını belirtirken, "kabul edilebilir çerçeveyi aşmaması" yönünde çağrıda bulundu. Fransa ve Arap Birliği ise operasyonu eleştirerek, Türkiye’nin birliklerini bölgeden çekmesini talep etti. Libya lideri Muammer Kaddafi, operasyonu sert bir şekilde eleştirerek Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarının engellenemeyeceğini savundu. Suriye ise Türkiye sınırında küçük çaplı bir askeri tatbikat düzenleyerek operasyonu protesto etti.
Askeri açıdan başarılı bir şekilde yürütülen Çekiç Harekâtı, özellikle harekâtın ilk beş gününde bölgede ciddi bir ilerleme sağladı. TSK, PKK’nın ana üslenme alanlarını ele geçirdi ve temizleme operasyonlarına başladı. Ancak harekât sırasında TSK’ya ait iki helikopter, Rus yapımı güdümlü roketlerle vurularak düşürüldü ve 14 asker şehit oldu. Bu durum, PKK’nın yeni silah teknolojileri edinerek tehdit seviyesini artırdığını gösterdi. Düşürülen helikopterlerin ardından, TSK’ya ait helikopterler yurtdışından getirilen savunma sistemleriyle donatılana kadar riskleri minimize etmek amacıyla alçaktan uçuş yapmaya başladı.
Harekâtın ardından TSK, Aralık ayında Hakurk bölgesine yönelik yeni bir operasyon düzenleyerek bölgedeki PKK kamplarını hedef aldı. Bu süreçte, 20.000 asker, 250 tank ve zırhlı araç desteğiyle PKK’ya karşı kapsamlı bir müdahale gerçekleştirildi. Bu operasyon sırasında KDP, PKK ve KYB’ye karşı daha aktif bir tutum sergiledi ve PKK’ya ağır kayıplar verdirildi. KYB ise ele geçirdiği bazı bölgeleri TSK destekli operasyonlar sonucunda terk etmek zorunda kaldı.
Harekâtın başarısı, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki etkisini artırırken, uluslararası alanda Türkiye’nin operasyonlarına yönelik eleştirilerin de yoğunlaşmasına neden oldu. Türkiye, bu dönemde Irak ile ilişkilerini güçlendirme çabalarına hız verdi ve ekonomik iş birliği projeleri üzerinde çalıştı. Ancak, Türkiye ile ABD arasındaki Irak politikaları arasındaki farklar bu dönemde daha belirgin hale geldi. Washington, Türkiye’nin Irak’taki askeri faaliyetlerine mesafeli bir yaklaşım sergilerken, Ankara bölgedeki güvenlik ihtiyaçlarını önceliklendirmeye devam etti.
Çekiç Harekâtı, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına ağır darbeler vurmuş ve örgütü büyük ölçüde gerileterek sığınacak alan arayan bir yapıya dönüştürmüştür. Ancak PKK, bu süreçte KYB ile ilişkilerini derinleştirerek yeni alanlar kazanmaya çalışmıştır. KYB’nin desteğiyle PKK, Süleymaniye’de "Kürdistan Ulusal Kongresi" düzenleme çabalarına başlamış, ancak KYB’nin tabanında yaşanan kaymalar, Talabani’nin PKK ile ilişkilerini sorgulamasına yol açmıştır. Çekiç Harekâtı, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelenin yalnızca askeri değil, aynı zamanda bölgesel diplomasi açısından da ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Oyunun Sonu Gibi Gözüken Başlangıç
Abdullah Öcalan’ın yakalanış süreci, Türkiye’nin uluslararası diplomasiyi ve istihbarat olanaklarını eş zamanlı kullanarak gerçekleştirdiği en karmaşık ve başarılı operasyonlardan biri olarak tarihe geçti. 1998 yılında Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan süreç, Öcalan’ın bir ülkeden diğerine kaçarken yaşadığı gerilimler ve Türkiye’nin kararlı takibiyle sonuçlandı.
1990’lı yıllarda Suriye, PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’a uzun süre ev sahipliği yapmış ve örgütün bölgedeki kamplarını desteklemişti. Ancak Türkiye’nin sert diplomatik uyarıları, özellikle Adana Mutabakatı sürecinde Suriye’yi köşeye sıkıştırdı. Hafız Esad yönetimi, Türkiye’nin askeri müdahale tehdidiyle karşı karşıya kaldığında, Öcalan’ı ülkesinden çıkarmak zorunda kaldı. Ekim 1998’de Suriye’yi terk eden Öcalan, kendisine sığınacak yeni bir ülke arayışına girdi. Bu arayış, bir yıl boyunca süren bir kaçış zincirine dönüştü.
Suriye’den ayrılan Öcalan, ilk olarak Rusya’ya gitti. Ancak Türkiye’nin yoğun diplomatik baskıları ve uluslararası arenada PKK’nın terör örgütü olarak tanınması konusundaki çalışmalar, Rusya’nın Öcalan’a uzun süre ev sahipliği yapmasını engelledi. Moskova, Türkiye ile ilişkilerini tehlikeye atmamak için Öcalan’ı kabul etmeme kararı aldı. Rusya’daki kısa süreli kalışının ardından, Öcalan yeni bir ülke arayışına yöneldi.
Rusya’dan sonra Öcalan, İtalya’ya geçerek siyasi sığınma talebinde bulundu. İtalya, bu talebi uluslararası hukuka uygun olarak değerlendireceğini belirtti, ancak Türkiye’nin baskıları burada da etkili oldu. Roma’daki yetkililer, Öcalan’ın ülkede kalmasını istemediklerini ifade etti. Türkiye’nin Avrupa ülkeleri üzerindeki diplomatik çabaları, bu süreçte giderek daha fazla destek buldu. İtalya’da sığınma talebinin reddedilmesi üzerine Öcalan, Avrupa içinde güvenli bir liman arayışına devam etti.
Öcalan, Yunanistan’dan destek arayarak Atina ile temas kurdu. Ancak Yunanistan hükümeti, Türkiye ile ilişkilerini daha fazla germemek adına Öcalan’a açık destek vermedi. Bunun yerine, Öcalan’ı gizlice Kenya’ya yönlendirdi. Öcalan, Nairobi’ye ulaştığında Yunanistan Büyükelçiliği’ne sığındı. Ancak bu durum, Türkiye’nin istihbarat birimlerinin dikkatini çekti ve Öcalan’ın yeri kısa sürede tespit edildi.
Türkiye, Kenya hükümetiyle temas kurarak, Öcalan’ın yakalanması için diplomatik ve istihbarat desteği sağladı. 15 Şubat 1999 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Kenya’nın başkenti Nairobi’de bir operasyon düzenledi. Öcalan, Yunanistan Büyükelçiliği’nden çıkarıldıktan sonra Türk ekipleri tarafından etkisiz hale getirildi ve bir uçağa bindirilerek Türkiye’ye getirildi. Öcalan’ın yakalanması sırasında operasyonun gizliliği en üst düzeyde tutuldu ve bu süreç, uluslararası kamuoyunun dikkatinden uzak bir şekilde yönetildi.
Örgütün Tepkileri
Abdullah Öcalan’ın yakalanması, PKK içinde derin bir kriz yaratmış ve örgütün tepkileri hem içeride hem de uluslararası alanda bir dizi karmaşık gelişmeye yol açmıştır. Öcalan’ın yakalanmasının hemen ardından Avrupa’da başlayan şiddet içerikli protestolar, örgütün uluslararası imajını zedeleme riski taşıdığı gerekçesiyle PKK liderliği tarafından eleştirilmiştir. PKK, Avrupa’daki gösterilerin demokratik sınırlar içinde tutulmasını talep ederken, aynı zamanda Türkiye, Yunanistan ve Kenya’ya yönelik daha sert eylemler gerçekleştirilmesi için çağrılarda bulunmuştur.
PKK’nın yayın organı Med-TV, Türkiye’de şiddet eylemlerini artırma çağrısında bulunarak örgüt üyelerini kışkırtmaya çalışmıştır. 16 Şubat’ta Nizamettin Taş, Med-TV üzerinden yaptığı açıklamada, Öcalan’ın yalnızca bir lider değil, örgütün ideolojik ve ruhani bir sembolü olduğunu ifade ederek, PKK’lıları "her biri birer Apo" gibi davranmaya ve düşmana karşı intihar saldırıları düzenlemeye çağırmıştır. Cemil Bayık, 17 Şubat’ta örgüt üyelerini Türkiye genelinde ayaklanmalar başlatmaya davet etmiş, 18 Şubat’ta ise hiçbir ayrım gözetmeksizin her türlü şiddet eylemini "haklı ve meşru" olarak tanımlayarak sınırsız bir şiddet politikası için talimat vermiştir.
Ancak örgütün Türkiye içindeki eylemleri bu dönemde beklenen ölçüde etkili olamamıştır. PKK’nın dağ kadroları harekete geçememiş, şehirlerde ise kitle eylemleri örgütleme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Örgütün kentlerdeki intihar saldırıları ve fedai eylemleri, özellikle güvenlik güçlerinin istihbarat kabiliyetini artırmasıyla etkisiz hale getirilmiştir. Daha önce iki dalga halinde gerçekleştirilen bu tür eylemlerden ilki 1996’da Tunceli, Sivas ve Adana gibi şehirlerde kısmi başarı sağlamışken, ikinci dalga eylemleri 1998-1999 döneminde Van, Lice ve Yüksekova gibi yerlerde sınırlı ölçüde etkili olabilmiştir. İstanbul, Antalya ve Diyarbakır gibi büyük şehirlerdeki girişimler ise güvenlik güçlerinin hazırlıkları sayesinde başarısızlığa uğramıştır.
PKK’nın Öcalan’ın yakalanmasının ardından gerçekleştirmesi beklenen önemli bir diğer eylem, politika yapıcıların ve üst düzey bürokratların kaçırılarak pazarlık unsuru haline getirilmesiydi. Ancak bu tür bir girişim gerçekleşmedi. PKK’nın anlamlı ve etkili bir eylem ortaya koyamaması, örgüt içinde ciddi bir moral bozukluğuna yol açmıştır. Bu süreçte, Öcalan ile iletişimin tamamen kesildiği dönemde örgüt içinde liderlik mücadelesi de hız kazanmıştır.
Liderlik mücadelesi, Cemil Bayık, Osman Öcalan ve Murat Karayılan gibi üst düzey isimler arasında perde arkasında yürütülmüş ve dağ kadrolarında bölünme yaratmamaya özen gösterilmiştir. Ancak bu durum, örgüt içinde çatışma riskini tamamen ortadan kaldırmamış, liderlik mücadelesinin derinleşmesi PKK’nın Suriye ve İran’daki unsurları arasında potansiyel parçalanma riskini artırmıştır. Yine de liderlik yarışındaki tarafların, bu süreci dikkatle yöneterek örgütün tam anlamıyla parçalanmasını engellemeyi başardığı görülmüştür.
Bu dönemde PKK, bir yandan Öcalan’ın yakalanmasının yarattığı travmayla baş etmeye çalışırken, diğer yandan örgütün bölünme riskine karşı dayanışma görüntüsü vermeye çalışmıştır. Öcalan’ın yakalanması, PKK içinde derin bir liderlik krizi yaratmış olsa da, örgüt parçalanmadan bu dönemi atlatmaya çalışmıştır. Ancak bu süreç, örgütün hem uluslararası imajını zedelemiş hem de sahadaki etkinliğini büyük ölçüde azaltmıştır. PKK, bu dönemde hem ideolojik hem de operasyonel düzeyde ciddi bir çöküş yaşamış ve liderlik mücadelesi örgütün geleceğini şekillendiren en büyük sorunlardan biri haline gelmiştir.
Çözülme Sonrası
1999 yılının başlarında Kuzey Irak, ABD ve İngiltere’nin Irak’a yönelik düzenlediği hava saldırıları ve Türkmenlerin geleceğine ilişkin endişelerle meşguldü. Türkiye, bu bombardımanlardan ve KDP’nin silahsızlandırılmasına yönelik adımlardan rahatsızlık duysa da, Abdullah Öcalan’ın Avrupa’da olduğu bir dönemde Washington’un desteğine ihtiyaç duyması nedeniyle bu konuda açık bir tavır almaktan kaçındı. Başbakan Bülent Ecevit, ABD’nin Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma hedefi taşımadığını ifade etse de, bu süreçte atılan adımların bu sonuca götürebileceğini dile getirerek endişelerini saklayamadı.
Bu dönemde, Washington Süreci çerçevesinde 9 Ocak 1999’da Barzani ve Talabani, KDP ile KYB arasındaki barış görüşmelerini sürdürmek için bir araya geldi. Her iki lider de Saddam Hüseyin’in dış müdahale ile devrilmesine karşı olduklarını ifade ederek, Bağdat ile bağlarını tamamen koparmaktan kaçındıklarını açıkça ortaya koydu. Saddam Hüseyin ise, bu görüşmelerin ardından KDP ve KYB’ye tehditler savurarak, topraklarının rejim karşıtı bir harekete ev sahipliği yapması durumunda ağır bir karşılık vereceğini belirtti.
Şubat 1999’da bölgede yeni bir gerilim daha yaşandı. Şii lider Ayetullah Muhammed Sadık El Sadr ve iki oğlu bir suikast sonucu hayatını kaybetti. Bu saldırının Saddam Hüseyin’in talimatıyla gerçekleştirildiğine inanan Şii toplumu, Basra’da ayaklanmalar başlattı. Ancak bu hareket, Saddam’a bağlı birlikler tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Aynı dönemde ABD ve İngiltere, Windsor’da düzenledikleri toplantılarda Irak’taki muhalefeti yeniden organize etmeye çalıştı. Ancak KDP ve KYB, Saddam sonrası Irak’ın üniter yapısının korunacağına dair endişeleri nedeniyle bu girişimlere mesafeli yaklaştı.
Türkiye de bölgedeki gelişmeleri yakından izledi. ABD’nin planlarının Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermeyeceğine dair güvenceler vermek için Ankara’ya gelen Frank Ricciardone, Türk yetkililere bu sürecin Türkiye aleyhine bir duruma dönüşmeyeceğini taahhüt etti. Türk tarafı ise, KDP ve KYB’nin giderek bir devlet yapısına bürünen davranışlarından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi.
Bu diplomatik ve siyasi çalkantıların ortasında, Türkiye’de Abdullah Öcalan’ın yargı süreci başladı. 1 Haziran 1999’da İmralı Adası’nda başlayan duruşmalar, PKK için bir dönüm noktasıydı. Öcalan, yakalanmasının ardından tamamen teslimiyetçi bir tutum sergiledi ve devlete iş birliği mesajları vermeye başladı. Örgütün ideolojik temellerini sorgulayan Öcalan, silahlı mücadelenin yanlış olduğunu ifade ederek Türkiye’den özür diledi. Ayrıca, örgüt yapısı ve lider kadrosu hakkında detaylı bilgiler verdi. Bu açıklamalar, PKK içinde büyük bir liderlik krizi yarattı.
PKK’nın üst düzey liderliği, Öcalan’ın duruşmalar sırasında yaptığı açıklamaları örgüt içinde birliği tehdit eden bir unsur olarak değerlendirdi. Başkanlık Konseyi, Öcalan’ın barış mesajlarını desteklediklerini belirterek, örgüt içinde olası bir parçalanmayı engellemeye çalıştı. Ancak, Cemil Bayık, Botan bölgesinden çekilmenin mümkün olmadığını ifade ederek, örgütün bazı bölgelerdeki varlığını sürdürme niyetini ortaya koydu.
Bu süreçte Öcalan, örgüt üyelerine Türkiye’yi terk etmeleri ve güvenlik güçleriyle çatışmadan kaçınmaları yönünde talimatlar gönderdi. PKK, Ağustos 1999’da KDP’ye ateşkes önerdi, ancak KDP bu öneriyi reddederek, PKK’nın Kuzey Irak’tan tamamen çekilmesi gerektiğini belirtti. Öcalan’ın talimatıyla PKK, 1 Eylül 1999’da Türkiye’den çekilme kararı aldı. Bu adım, örgütün uluslararası arenada meşruiyet arayışının bir parçası olarak değerlendirildi.
Türkiye, PKK’ya karşı uzun süredir sürdürdüğü mücadelede 1999 yılına gelindiğinde askeri üstünlüğü sağlamıştı. Uzmanlar, başka bir ülkenin Türkiye’nin gösterdiği direnci gösteremeyeceğini ve terörle mücadelede çok daha önce pes edeceğini sıkça dile getirdi. Ancak Türkiye, kararlılığını koruyarak, Öcalan’ın yakalanmasıyla bu süreci yeni bir aşamaya taşımıştı. Bu başarı, Türkiye’nin yalnızca askeri gücünü değil, diplomatik ve siyasi alandaki kararlılığını da tüm dünyaya göstermiş oldu.
Kaynakça
- ERSEVER, Ahmet Cem; Üçgendeki Tezgah, 2.Baskı, Ocak Yayınları, Ankara 1993.
- ERSEVER, Ahmet Cem; Kürtler, PKK ve A: Öcalan, Ankara 1991.
- BUZOĞLU, Hüseyin: Körfez Savaşı ve PKK, Ankara 1998
- KÖNI, Hasan: Körfez Savaşı Sonrasında Türkiye, Avrasya Dosyası, ilkbahar 1996, Cilt:3 Sayı:1
- ORAN, Baskın; KALKIK HOROZ, Çekiç Güç ve Kürt Devleti, Bilgi Yayınevi, Ankara 1996.
- PKK BELGELERi
- Hürriyet
- Turkish Daily News
- New York Times
- Aydınlık
- 2000'e Doğru
- MIGDALOVITZ, Carol: Türkiye'nin Kürt Sorunu ve ABD Politikası, Avrasya Dosyası, Yaz 1994, Cilt:1 Sayı:2
- iLHAN, Suat: Terör, Neden Türkiye, Ankara 1998
- ÖZDAĞ, Ümit: Türkiye, Kuzey Irak ve PKK
- ALAN, Engin: Bölünmeye Çeyrek Kala
- GÜRLER, Mehmet Ali: Hükümet-PKK Görüşmeleri