“Senin kafandaki mükemmel biri başkası için mükemmel olmayacaktır. O senin hayallerinin kızı. Benim içinse bariz kusurları olan iyi bir kız.”
Lou Ji, kendi yaratımı olan minyon yapılı zarif bir kıza aşık olur, yarattığı kurgusal karakterle günler geçirir; onunla gezer, dolaşır, sohbet eder… Hayallerinde, kızın peşinde neredeyse kontrolünü kaybeder; öyle ki zamanla karakterin sonraki adımlarını bile tahmin edemez hâle gelecektir.
Lou Ji’nin kız arkadaşı bir yazardır; Lou Ji bazen romanlarındaki karakterler için ona tavsiyeler veriyor, küçük dokunuşlarla onlara canlılık kazandırıyordur. Edebi figürler yaratmadaki başarısı üzerine kız arkadaşı Lou Ji’den doğum günü için bir roman yazmasını rica eder. Kız arkadaşının ısrarları üzerine romanı için hayallerinde kendine bir kız biçen Lou Ji, onu giydirir, ona bir yaşam inşaa eder. Hayatının tüm aşamalarını, karakterini biçimlendiren deneyimlerini ve yaşamındaki dönüm noktalarını detaylarıyla hâyâl etmeye başlar; ne de olsa bir edebi karakterin on dakika için yaptıkları on yıllık tecrübeleri ile bağlantılı olabilir. Doğduğu günü, o gün ailesinin telaşla karışık sevincini, ilk adımlarını, okula ilk başladığı günü, o günün tüm heyecanını ve duyduğu korkuyu, hatalarını ve yaşamındaki diğer tüm dönemeçleri ve sıradan anları hâyâl eder. Kız minyon yapısı, doğallığı ve zarifliği ile Lou Ji’ye gülümsemektedir.
Lou Ji, bir gün onu karla kaplı bir günde dışarıda kalmış bir şekilde hâyâl eder; kız dışarıda kaldıysa muhakkak çok üşüyecektir, fakat sonradan istese bu durumu değiştirebileceği aklına gelir. Bunu dener ancak başarısız olur, kız dışarıda bu tipide yürümeye devam eder. Bu durum Lou ji için gerçek bir dönüm noktası olur, kızı yönlendirememiştir ve artık onun üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başladığını hisseder. Olaylar öyle gelişmeye başlar ki, Lou Ji uyuyamıyor, bu tipide titreyerek bir başına yürüyen kız için endişe duyuyordur. Delirmiş olduğunu düşünür, hâyâli bir figür için endişe duyduğuna göre o gerçekten delidir!
Günler sonra Lou Ji’nin kız arkadaşı kapıya dayanır. Luo Ji’nin bu durumu için önündeki bardağı işaret ederek şu cümleleri sarf eder: “Neyse ki onun için de bir bardak çıkaracak duruma gelmemişsin.”
Lou Ji, kız arkadaşına, “Eskiden romanlardaki karakterlerin yazarlar tarafından kontrol edildiğini düşünürdüm. Yazar ona ne olmasını ya da ne yapmasını istiyorsa yaptırırdı. Tıpkı tanrının bizleri kontrol etmesi gibi.” der.
“Yanlış!” der kız arkadaşı. “Artık yanıldığını anladın, bu sıradan bir yazar ile edebi yazar arasındaki farktır. Bir romandaki karakter yazarın zihninde yer edinip bir yaşama sahip olduğunda burada edebi yaratım en yüksek seviyededir. Bu durumda yazar onları kontrol edemez.”
“Eskilerin bize imgelerde öğrettiğine dikkat et; delilik tanrısaldır.”
Jung, 1922’de “Analitik psikolojinin şiirsel sanat çalışmaları ile ilişkisi” hakkında bir makale kaleme alır. Burada iki tip çalışma olduğunu; bunlardan birincisinin bütünüyle yazarın niyetinden kaynaklandığını, ikincisinin ise yazarı eline geçirdiğini ifade eder. Örneğin, Goethe’nin Faust’unun ikinci bölümü ve Nietzche’nin Zerdüşt’ü bu tip simgesel çalışmaların örnekleridir. Klasikler böyle yazılır.
Shakespeare, Balzac ve Tolstoy için de durum budur. Yarattıkları klasikler zihinlerinden doğmuştur. Onlar bir dönemin resmini çizerler ve bu insanüstü bir yetenekle başarılabilir. Tıpkı Lou Ji’nin durumunda olduğu gibi. Kendimizi bir eserin yaratım sürecinin akışına bıraktığımız anlar, benliğimizin ötesine geçtiğimiz anlardır; yaratım tanrısaldır.
Sokrates, dört tip tanrısal delilik ayırt etmiştir, bunlardan biri, ilham perilerinin insan ruhunu ele geçirmesi; çünkü teknik açıdan becerikli olsa da ilham perilerinin çılgınlığına kapılmamış biri asla iyi bir şair olamaz ve âşık.
Shelling de deliliği Jung’un görüşlerine yakın bir tarzla ele alır, ona göre bu “doğanın kendi içinde yırtılmasıdır” ve “hiçbir büyük başarıya deliliğin ısrarlı çağrısı olmadan ulaşılamaz...” (…) Bir yanda deliliğin izi bile görülmeyen ağırbaşlı ruhlar vardır ve anlayışlı insanlarla birlikte soğuk entelektüel çalışmalar yaparlar. Diğer yanda ise “deliliğe hükmeden ve bu alt edişiyle en üst zihinsel gücü sergileyen tip bulunur.” Diğer tip ise “deliliğin egemenliği altındadır ve o gerçekten delidir.”
Lou Ji, romanı için yarattığı kurgusal karaktere deli gibi aşık olmuştur. Aslında insanların çoğu hayallerindeki kişiye aşık olurlar. Aşık oldukları gerçek bir kadın veya erkek değildir. Hayallerindeki kadın ya da erkektir. Gerçekteki kişi hayalini kurduğu sevgili için kullandığı bir şablondur.
Bu bizi Jung’un anima ve animus kavramlarına götürür. Jung erkeğin kadınsı ruhunu anima, kadının erkeksi ruhunu animus olarak adlandırmış ve bireylerin kendi ruh imgelerini karşıt cinsin üyelerine yansıttığını ifade etmiştir.
Lou Ji’nin hayalindeki figür, aşkın cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bu durumda, anlam, şeylerin nesnel niteliklerinde değildir; şeylerin nitelikleri kişide anlam bulduğu için, dış şeyler anlamlıdır. Senin kafandaki mükemmel biri başkası için mükemmel olmayacaktır.
“İsteğinde kendini bulursun!”