Uygarlık ve Millet
Bir milletin ayrı fertleri olarak yüzyıllardır üzerinde uzlaşamadığımız birçok konu mevcut, belki aynı fikirlere en yakın olduğumuz düşünceler ile bile birçok yerde birbirimizden ayrılıyoruz. Kimimiz bu fikirlerin ardında bir yaşam kurmayı hedefliyor kimimiz ise fikirlerinin ardına düşecek kadar bunları önemsemiyor bile. Ancak her koşulda insan yaşamını ve dünyasını etkileyen şey fikirlerdir. Para bir fikirden ibarettir, ideolojiler de öyle, inançların tümü düşüncelerin kaynağından akıp gelir, burada belirleyici unsur bu inançların ne kadar büyük iradeler tarafından desteklendiğidir.
Her inanç içinde gerçekle ilgili bir takım çelişkiler barındırır, eğer bir inancın gerçekle çelişkisi ne kadar çok gün yüzüne çıkarsa o inanca duyulan bağlılık da bir o kadar sarsılır ve zaman içerisinde o inanca bağlı olarak geliştirilen her şey geçerliliğini yitirmeye başlar. Yirminci yüzyıl dünyada fikir savaşlarının en çok öne çıktığı dönemlerden biri olarak tanımlanır, bu fikirler gerçek üzerinde kendilerini sınarlar ve sınavı geçemeyen düşünceler tarih sahnesinden de elenir. İnançlar bazı kök temeller üzerine kuruludur. Bugün burada Türk Milletinin tarihsel süreçleri içerisinde baskın olarak gösterdiği iki temel fikirden ve bu fikirlerin günümüzdeki sonucu olarak Cumhuriyet idealinden bahsedeceğiz.
Dünyada tüm medeniyetler farklı karakteristik yapılarıyla öne çıkarlar, Türk Milletinin de tarih boyunca açığa çıkan en büyük özelliği Hürriyet ve İstiklal isteğidir. Bugün bizi dünyanın geri kalanından ayıran, sınırları içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran, bu devlete sosyal ve siyasi tarihi boyunca yön veren ve hatta bugün bile dolaylı olarak yaşadığımız her türlü toplumsal gündeme sebep olan bu millet idealidir. Devlet aklı olarak bahsedilen ve herkes için karanlık bir gizem olan unsur da işte tam olarak budur ki, yeri geldiğinde büyük bir asker tarafından, yeri geldiğinde siyasi bir lider, bir devlet görevlisi, büyük bir yazar, müzisyen, sinema oyuncusu, esnaf veya halktan herhangi biri tarafından bile gösterebilir kendini. Ve milletin şah damarına uzanan bu ateş bir kez fitillendi mi amacına ulaşana kadar yok etmesi imkânsız bir ateş olarak varlığını sürdürmeye devam eder.
Bu konudaki incelemenin detaylarına inmeden önce şunu da ifade etmek gerekir ki toplumlar bireylerden oluşur ve her bir birey kendi içinde ne kadar yüksek bir istikrar ve iradeye sahipse topluma mâl olma ve toplumu etkileme gücü de o kadar yüksektir. Dolayısıyla toplumun genelindeki ideal yönelimler her bireyin içinde bağımsız olarak ortaya çıkacağı gibi yüksek iradeler tarafından yönlendirilebilir de. Bunun ne kadar başarılı olacağı da yükselen idealin toplumun geneline ne kadar yatkın olduğu, düşüncenin kendi zamanındaki inandırıcılığı ve gerçekle olan ilişkisi ile ilgilidir.
Bazı fikirler zamanla parlayıp kısa bir süre içerisinde sönebilirler, dünyadaki komünizmin, faşizmin ve emperyalizmin bu konudaki akıbetleri incelenebilir. Düşüncelerin beslendiği temel kaynaklar, ekonomik ve askeri doktrinler, öngördükleri sosyal yapılar bu hususta belirleyici etkenlerdir. Ancak kimi düşünceler ise yine beslendikleri kaynaklara göre tarih sahnesi üzerinde daha uzun sürelerde kalıcılıklarını sürdürebilirler. Örneğin günümüzde milliyetçilik, sosyal demokrasi, özgürlük, adalet ve eşitlik gibi ilkelerin güncelliği de bu düşüncelerin; insanın, ihtiyaçlar hiyerarşisindeki temel güdülerine olabildiğince yakın ve sarsılmaz olması ile ilgilidir.
Ulusların ve medeniyetlerin davranışlarını analiz etmek için yaşanan coğrafi, diplomatik ve sosyal olayların yanı sıra dünyadaki akademik ve kültürel gelişmelerin de kuşku götürmez etkisini göz önünde bulundurmak gerekir. Dünya kültür medeniyetleri zamanın kaçınılmaz akışı üzerinde bir yol üzerindedir ve onları yönlendiren tüm değişkenlerin etkisi altındatoplum, kendisi için olumlu ya da olumsuz bir sonuç doğuracak olsa bile bir hedefe doğru ilerlemektedir. Toplumlar için zamanın mutlak akışı geri alınamaz dolayısıyla gerçekleşen her olay birikim içerisinde belirleyici bir noktaya sahiptir. Toplumu yönlendiren bu değişkenler süreç içerisinde bambaşka noktalara evirilseler bile önceki dönemlerin etkileri birikim üzerinde sonuçlarını göstermeye devam eder ve yeni yönelimler kendilerini içinde bulundukları mevcut şartlara göre yeniden endeksler veya güdümler. Bu noktada toplumun refahına giden yolların önünde çeşitli engeller bulunur. Bu yollar dünyanın siyasi, coğrafi, sosyolojik ve kültürel yapısı ile insan doğasının psikolojik gerçekleri tarafından yüksek bir sınama altında kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Çoğu durumda insan sistemi çeşitli açıklar vererek bu açıkların sonuçları altında kendilerini yenilemeye ve evrimleşmeye mahkûm kalır. Bu döngü tarih boyunca kendini sürekli tekrar eder. Tabii ki de Türk medeniyeti de bu kaderden mahrum değildir ve tarih içerisinde sürekli kendini bu imtihanların içerisinde sınar. Toplum; doğal, siyasi, ekonomik ve sosyal şartlar altında bu yollardan geçer ve sonuçlarına da yine kendini toplum üzerinde gösterir. Doğal seleksiyonun eleyici sistemi kendini bir deneme tahtası olarak gösterir, parmaklarıyla saymaya ve bu deneme tahtası üzerinde matematiği keşfedip bir sıçrama gerçekleştiremeyen toplumlar, matematiği keşfeden toplumların gerisinde kalırlar. Felsefenin, yani insana özgü bir özellik olan düşünme eyleminin ve felsefenin bir sonucu olarak bilimsel düşüncenin önemini idrak etmek de bu yollardaki medeniyetler için matematiksel bir gerçek kadar büyük bir zaruriyettir. Son olarak gösterilen yüksek iradeler, ele alınabilecek tüm şartlar, yaşanan tüm gelişmeler ve halkın tüm unsurları da bu kültür medeniyetlerinin içerisindedir, bunlara dâhildir ve asla ayrı olarak düşünülmemelidir.
Türk Medeniyetinin unsurları ve özele indirgenmiş olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan başlıca Türk toplumları tarihin karanlık dönemlerinden beri göçebe bir yaşam tarzı benimsemek, gittiği her yerde her an savaşmaya ve tutunmak için çaba göstermeye hazır olmak zorunda kalmış olan bir kültürden gelmektedir. İmgesel olarak kendilerini yakın hissettikleri bozkurt sembolü kolektif bir bilinç tarafından nesiller boyunca benimsenmiş ve yaşamın diğer tüm alanlarında da aynı yaşam biçiminin kültürel etkileri gözlemlenmiştir. Türkler gittikleri her coğrafyada bozkurtlara has bir duyarlılıkla egemen ve özgür olma isteklerini açıkça göstermiştirler. İncelememize bozkurt örneği üzerinden devam edecek olursak, gruplar üzerinde sürekli puslu havanın yarattığı bir tedirginlik ve dikkat hâkimdir ancak asla baskınlıklarını, birbirlerine olan kenetlenmelerini ve savaşa hazır oluş durumunu kaybetmek istemezler. Bunun sebebi gittikleri her yerde her an dışarıdan gelecekleri tehlikelere açık ve nispeten yabancı olmalarıdır. Türklerde de tarihin uzun bir dönemi boyunca bu durum benzerdir, bildikleri coğrafyalarda dahi tam olarak yerleşik bir yapıya sahip olmamalarından ötürü daimi bir duyarlılık ve hazırlık durumu içerisindedirler. Bu durum hem toplumun daha küçük parçaları olan boylar için hem de büyük ölçekteki devletler için de geçerlidir. Zamanla birçok etkenin değişmesinden ötürü kaynaklanan yaşam tarzındaki değişimler dahi Türklerin öz kimliklerindeki bu özelliklerin tamamen yok olmasına yeterli gelmemiştir. Ancak Türk toplum yapısı ve Türk refleksleri de zamanın ve doğanın şartlarına göre çeşitli değişimler geçirmiştir. Dini, coğrafi, kültürel, bilimsel ve siyasi değişimlerin birçoğu Türk milletinin yaşam tarzına doğrudan etki etmiş ve onu çetin bir yola sürüklemiştir.
Dünya medeniyetindeki kültürel ve bilimsel ilerlemeler her bir adımda daha gelişmiş ve daha karmaşık bir hale gelirler çünkü bir birikim üzerinde inşa edilirler ve nesilden nesle bu aktarım güçlendikçe yapının anlaşılabilirliği için gerekli olan eğitim düzeyi de yükselir. Bu yapı çağına bağlı olarak belirli biz düzeyin üzerine geçtiğinde ise bu yeni kültür veya bilimsel ilerleme ile karşı karşıya kalmış ulusların iki seçeneği vardır, onu olduğu gibi kabul edip ithal etmek veya en baştan başlayarak aynı gelişmişlik düzeyine ulaşana kadar bir kültürü veya bilimi kendi özüne göre tekrar inşa etmek. Türklerin de tarih boyunca sürekli karşı karşıya kaldığı durum bu şekilde açıklanabilir, örneğin Uygurlar çağının kültürel ve bilimsel gelişmişlik düzeyine ulaşmak için Maniheizm dinini benimsemiş ve bunun bir neticesi olarak olabildiğince hızıyla kendi gelenek, görenek ve kültürlerini terk etmişlerdir. Nispeten daha temel ve basit bir inanış şekli olan Animizm ve Şamanizm doğayla insan yaşamını bir arada tutan bir dini görüş sistemidir. Türklerin o döneme dek gelen en gelişmiş inanç sistemleri olan Tengrizm bile Şamanizm’in ritüel sistemlerinden yeterince uzaklaşmamış, kutsal metinler oluşturamamış ve din kültürünü dünyanın o dönemdeki diğer ulusları ile aynı düzeye getirtecek kadar kapsamlı bir ilerleyiş gösterememiştir. Dolayısıyla kültürel ve siyasi olarak son derece büyük bir sıkışıklık halinde bulunan Uygurlar da bu evrimsel süreci gerçekleştirecek bir ortam bulamamış ve kendi kültürlerinden vazgeçmişlerdir. Benzer bir durum İslamiyet’i benimseyen Türk boyları için de söylenebilir. Ancak Uygurlardan farklı olarak İslamiyet’in benimsendiği coğrafyadaki kültür ve devlet sistemi daha baskın olan ve ellerinde yeterli siyasi gücü barındırmayı başarabilmiş olan diğer Türk boylarının bu noktadaki akıbetleri Uygurlar ile bir olmamış ve farklı bir din benimsemiş olsalar dahi bu tehlikeli değişimden kimlik bilinçlerini tam olarak yitirmeden nispeten daha kazançlı bir şekilde yararlanabilmişlerdir. Din ve Siyaset gibi birbirinden farklı ve son derece karmaşık disiplinler tarihsel süreçler içerisinde büyük yolculuklardan geçerek kendilerini geliştirirler. Örneğin İslamiyet’in doğuşu için öncesinde Hristiyanlık, Putperestlik, Musevilik, Mısır Mitolojilerinin gelişmesi ve kendilerini devam ettirmeleri, Pers inanç ve görüşlerinin coğrafya üzerinde yerleşmesi, İbranilik, Sümer inanç ve mitolojileri ve hatta Platon ve Aristo dönemi Yunan felsefesinin gelişmesi bile çok kritik dönemeçlerdir. Ve İslamiyet’in kabulü, İslamiyet her ne kadar Arap menşeili bir din dahi olsa Arap kültür ve medeniyetini çok köklü değişimlere uğratmıştır. Türk kültür ve medeniyeti de İslamiyet’in kabul edilmesi ile çok köklü bir değişime ilk adımını atmıştır. Türkler yalnızca dini sistemlerinde dış kültür merkezlerinden etkilenmemiştir. Edebiyat, sanat, bilim, yönetim biçimi gibi birçok disiplinde özellikle başta Pers, Arap ve Roma-Yunan medeniyetinden olmak üzere birçok kültür medeniyetinden de beslenmiştir. Ancak elbette ki bir ulus ve medeniyet olmanın gereklilikleri bu kadar ile sınırlı değildir, evet etkileri çok yüksektir ancak daha temel kültürel özellikler olan soy, dil, yaşam biçimi ve Türklerin o dönemler diğer medeniyetlerden daha gelişmiş olduğu Askeri disiplinler, hayvancılık ve diğer kimlik unsurlarındaki baskınlıkları ve Türklerin o dönemdeki siyasi güçleri, Türklerin bu dengeyi kurmalarında onlara yardımcı olmuştur. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da Kore medeniyetinin yüzyıllarca Çin baskısı altında kalıp güçlü bir devlet kuramamış olmalarına karşın yine de kültürlerini sürdürmeye devam etmiş olmalarıdır. Bu da şuna işaret etmektedir ki evet, kültür birçok unsurdan dolayı etkilenebilir ancak yerleşmiş bir kültürün tamamen yok olması da her durumda beklenebilecek bir şey değildir. Dolayısıyla Selçuklular en güçlü oldukları dönemde her ne kadar kültürel olarak tamamen öz Türk kültüründen beslenmiyor olsalar da bulundukları coğrafyayı rahatlıkla domine edebilecek güçteydiler ve kimlik bilinçlerinden hiç de öyle uzakta değildiler. Devlet dili Farsça, devlet dini Arapça ve felsefesi Yunan felsefesi etkileri altında olsa dahi Türk egemenliği baskınlığını sürdürmekteydi.
Ancak Selçuklu Devletinin kültürel yapısı ile Osmanlı İmparatorluğunun içerisinde bulunduğu kültürel durum birbirinden her açıdan çok daha farklıdır. Bu dönemde Türk medeniyetinin eski kimliğinden neredeyse her alanda çok büyük bir hızla uzaklaştığı görülebilir. Halkın sosyal yapısına kadar indirgenmiş bu değişimler, Türk ulusunun bilimsel ve kültürel gelişmeyi kendi içerisinde inşa edememiş olmasından kaynaklanır. Fransa, Almanya, İngiltere veya İtalya medeniyetleri bugün bu durumdan Türklerin olduğu kadar mustarip değildir. Avrupa toplumları Hristiyanlığın dini sistemi içerisindeki yeterlilik vadelerini doldurmuş, bilimsel ve kültürel gelişmeler ile birlikte Rönesans ve Reform hareketlerine başlamış iken, Osmanlılar henüz daha kendi sistemlerini kültür medeniyetinin içine oturtma çabası içerisindedir. Osmanlıya kendi gücünü veren tüm bu etkenler aynı zamanda Osmanlı ulusunu hiçbir zaman geriye dönülemeyecek bir kertede etkilemiş ve uygarlığı içinden çıkılmaz sorunların içerisine sürüklemiştir. Batı medeniyetleri dogmatik bilgilerin getirdiği çökmeyi fark edecek seviyeye erişmiş iken, Osmanlı ulusu yükselen İmparatorluğun kaynaklarını aynı yöntem ve teknikler ile elinde tutmak, vergi kaynaklarından faydalanmak, görece daha başarılı olarak gördükleri ve Hristiyanlığa nazaran yükseliş devrini daha yakın bir tarihte yaşamış olan İslam’a tamamen bağlı kalmak ve doğru olduğuna inandıkları bu düşünceyi tüm dünyada egemen kılmak için artık zayıflamış ve etkisini yitirmiş bir mücadeleyi göstermeye devam etme çabası içerisindedir. Bu sırada dünyadaki gelişmelerden uzak kalmış doğu uygarlıkları da büyük savaşların ve iç çatışmaların etkisi altındadır. Coğrafi keşifler, teknolojik ve bilimsel birçok ilerleme Osmanlılara kendilerini dünya hâkimiyeti zaferine değil tam tersi çöküşe sürükleyen bir yolda olduklarını kanıtlamaya yetmemiştir. Onlar hala güçlü oldukları inancındadır ve hem devlet yapılarını hem de sosyal yapılarını bu inanca göre revize etmeye devam etmektedirler. Bu noktada, Türk kimliği ve kültürü üzerinde ciddi bir kriz yaşanır. Osmanlı, İslam dünyasının lideri olarak kalma amacını güderken, Türklerin öz kimliği ve kültürel unsurları giderek arka planda kalmıştır. Türkçenin devlet dili olarak zayıflaması, eğitimin dini temellere dayanması ve Batı'daki gelişmelere kayıtsız kalınması, bu krizin derinleşmesine neden olmuştur. Çok kısa bir süre içerisinde ardı arkası kesilmeyen akıl sır ermez mağlubiyetler birdenbire opak bir şekilde görünür oluverirler.
Bu incelememiz içerisinde daha önce kültürel ve bilimsel bir sistem zaman içerisinde kendini ne kadar geliştirirse, geri kalmış bir uygarlık için de o kadar anlaşılmaz ve karmaşık bir hale gelir demiştik. Rönesans devriminde gözle görülmeyecek kadar minik adımlarla ilerleyen bilimsel ve kültürel gelişmeler sanayi devrimiyle birlikte kendilerini o kadar yüksek eşiklerde açığa çıkarırlar ki tüm dünya yaşanan bu evrim karşısında çaresiz kalır. Osmanlı ise gözleri önünde gerçekleşen bu devrimleri fark edememenin bedellerini çok acı kayıplar yaşayarak öder. Kimi zaman sayı, kimi zaman kuvvet üstünlüğüne rağmen Avrupa Devletleri ve Ruslara karşı yaşanan ağır mağlubiyetler, biri bitmeden öteki başlayan isyanlar, parça parça kaybedilen topraklar, yozlaşan ordu ve din sisteminin yarattığı büyük aksaklıklar, tüm bunların karşısında İmparatorluğu destekleyecek millet bilincine sahip eğitimli bir halkın bulunmaması ve hatta halkın bile İmparatorluğun acı kıvranışları içerisindeki hamlelerine tepki ve mesafeyle yaklaşması artık Osmanlılar için kaçınılmaz bir sonun başlangıcı olmuştur. Yüzyıllarca süren ve yavaş yavaş nüfuz eden tüm değişimlerin karşılığını alma vaktidir artık Türk uygarlığı için. Bu dönemden sonra artık Türkler, kültürel olarak muhafaza edebildikleri en güçlü değerler ve sonradan edindiği tüm özellikler ile baş başadır artık.