Tarihin belirli anları vardır ki, büyük güçlerin kaderini bir halkın hareketi değiştirir. Hunlar, Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında doğmuş, uzun yıllar boyunca Çin’in ve İran coğrafyasının siyasi dengesini etkilemiş, nihayetinde Batı’ya yönelerek Avrupa’nın kaderini yeniden yazmıştır. 375 yılında başlayan Kavimler Göçü, yalnızca Avrupa kıtasındaki etnik ve siyasi yapıyı değiştirmekle kalmamış, Roma İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandırmış ve Avrupa’daki feodal sistemin temellerini atmıştır.
Avrupa Hun İmparatorluğu, geleneksel Türk devlet anlayışını Avrupa'nın yerleşik düzenine taşıyan ve dönemin en büyük güçlerinden biri olan Roma İmparatorluğu’nu dize getiren bir siyasi organizasyon olarak öne çıkmaktadır. Büyük Hun İmparatorluğu’nun çöküşü ve Batı Hunlarının dağılmasıyla birlikte, Orta Asya’daki Türk toplulukları batıya göç etmiş, Karadeniz’in kuzeyinden ilerleyerek Doğu Avrupa topraklarında yeni bir devlet kurmuştur.
Bu devletin en büyük lideri Attila döneminde, Avrupa Hun İmparatorluğu zirve noktasına ulaşmış, Roma İmparatorluğu’na doğrudan meydan okuyan, Bizans’a haraç ödeten ve Avrupa’daki dengeleri kökten değiştiren büyük bir güç haline gelmiştir. Ancak bu imparatorluk, klasik bir yerleşik devlet modelinden farklı olarak, göçebe geleneklerin Avrupa’daki yerleşik devlet sistemine uyarlanmasıyla oluşan bir hibrit yapıdır. Devletin gücü, Tanhu’nun şahsında toplanmış, ancak yönetimde kabileler ve boy beyleri de söz sahibi olmuştur.
Hun devlet geleneğinde hükümdarın gücü, yalnızca askeri başarıya dayanmaz; aynı zamanda Gök Tengri’nin Tanhu’ya verdiği “kut” ile de meşruiyet kazanır. Hun hükümdarı, doğrudan bir monark gibi hareket etmekten ziyade, büyük kabilelerin lideri olarak kolektif bir otoritenin temsilcisidir. Ancak Avrupa’daki yeni güç dengesi, Hunların klasik yönetim anlayışını belirli açılardan değiştirmeye zorlamıştır.
Hunlar Avrupa’da yeni bir siyasi ortam ile karşılaştı. Burada Roma’nın bürokratik imparatorluk modeli ve Germen kabilelerinin yerel yönetim anlayışıyla etkileşime girdiler. Tanhu’nun otoritesini sağlamlaştırmak için yeni bir yönetim biçimi geliştirmesi gerekiyordu.
Avrupa Hun İmparatorluğu’nda hükümdarın otoritesini belirleyen temel faktörler şunlardı:
Avrupa’daki Hun otoritesi, doğrudan savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle şekillenmiştir. Attila gibi hükümdarlar, bu nedenle askeri başarılarını sürekli olarak pekiştirmek zorundaydı. Roma ile yapılan anlaşmalar, Hun hükümdarlarının yalnızca birer savaş lideri değil, aynı zamanda büyük devlet adamları olarak tanınmasını sağlamıştır. Tanhu’nun hükümdarlığı, Orta Asya geleneklerine göre kutsal bir otoriteye sahipti. Ancak Avrupa’da bu inanç, Hristiyan dünyasında “Tanrı’nın kırbacı” (Flagellum Dei) olarak da yorumlanmıştır.
Attila, Avrupa’da yalnızca bir Hun lideri değil, Avrupa kıtasının en güçlü hükümdarı olarak kabul edildi. Tanhu’nun Avrupa’daki meşruiyeti, yalnızca geleneksel Türk yönetim anlayışına değil, Roma ve Germen dünyasının güç dengelerine de bağlı hale geldi.
Avrupa Hun İmparatorluğu, geleneksel Türk devlet geleneği ile Roma ve Germen unsurlarının birleştiği bir yönetim modeli oluşturmuştur. Orta Asya’daki Hun sisteminden farklı olarak, bu imparatorluk yerleşik düzenin unsurlarını göçebe bir devlet modeline entegre etmiştir.
Devletin yönetim merkezi, Roma ve Bizans ile yapılan diplomatik görüşmelerin yürütüldüğü bir yönetim mekanizması haline gelmiştir. Attila’nın liderliğinde, merkezi otorite daha güçlü hale getirilmiş ve kabile beyleri üzerindeki denetim artırılmıştır.
Hun devlet sistemi, Orta Asya’daki onluk sisteme dayalıydı, ancak Avrupa’da daha gevşek bir federatif yapıya evrildi. Gotlar, Germenler ve diğer Avrupa kabileleri, Hun yönetimi altında yarı özerk yapılar olarak varlıklarını sürdürdü. Bu model, daha sonra Avrupa feodalizminin temel unsurlarını oluşturmuştur.
Hun askeri gücünün Avrupa’da bu kadar etkili olmasının temel nedenleri;
Roma ordularına kıyasla daha hareketli, daha hızlı ve disiplinli birlikler sayesinde Hun ordusu, savaş alanlarında mutlak üstünlük sağlamıştır. Hunlar, Gotlar ve diğer barbar kavimleri kendi ordularına entegre ederek Roma’ya karşı karma bir savaş stratejisi geliştirdi. Attila, gücünü sürekli pekiştirmek için düzenli olarak Batı Roma ve Bizans’a karşı seferler düzenlemiştir.
Hunlar, yalnızca savaş yoluyla değil, diplomasiyle de büyük başarılar elde etmişlerdir. Roma ve Bizans’tan büyük miktarda haraç alarak ekonomik olarak güçlenmiştir. Hun yönetimi, yerel halkları Roma’ya karşı harekete geçirerek kendi etki alanını genişletmiştir. Attila’nın 453’te ölümüyle birlikte, merkezi otorite zayıflamış, kabileler arasında iç çekişmeler başlamış ve Hun İmparatorluğu hızla parçalanmıştır. Hun devleti, güçlü bir merkezi hükümet olmaksızın, göçebe karakteri nedeniyle kısa sürede dağılmıştır. Ancak Avrupa Hunları’nın bıraktığı miras, Roma’nın yıkılmasına ve Avrupa’daki yeni siyasal düzenin oluşmasına doğrudan etki etmiştir. Hunlar, Avrupa’nın etnik ve siyasal yapısını kökten değiştirmiş, Türk devlet geleneğini Batı’ya taşımış ve dünya tarihine damga vurmuşlardır.