
27 Mayıs 1960 Darbesi, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir süredir devam eden huzursuzluğun ve Demokrat Parti (DP) yönetimine karşı büyüyen hoşnutsuzluğun sonucu olarak gerçekleşti. Ancak, darbenin ardından kurulan yönetim organı olan Milli Birlik Komitesi (MBK), darbenin organizasyonunu sağlayan subaylar arasında bile büyük görüş ayrılıklarına ve iç çekişmelere sahne oldu. MBK içinde özellikle iki büyük grup ortaya çıktı: radikaller ve ılımlılar.
Bu iki grup arasındaki mücadele, yalnızca komitenin iç işleyişiyle sınırlı kalmayarak, darbe sonrası Türkiye’nin siyasal geleceğini belirleyen en önemli dinamiklerden biri hâline geldi. Neticede, bu iç çekişme 13 Kasım 1960’ta "14’lerin Tasfiyesi" ile sonuçlandı ve MBK içinde üstünlüğü ele geçiren ılımlılar, Türkiye’nin askerî yönetimden hızlıca çıkarılarak yeni bir demokratik sisteme geçiş yapmasının önünü açtı.
Darbenin ardından ordu içindeki çeşitli kademelerden 38 subayın bir araya gelmesiyle oluşturulan Milli Birlik Komitesi (MBK), ülke yönetimini eline aldı. Ancak, bu komitenin üyeleri arasında rütbe, yaş, ideoloji ve darbeden beklentiler açısından büyük farklılıklar bulunuyordu. Darbenin başına, komitenin en kıdemli üyesi ve kamuoyunda itibar sahibi bir asker olan Orgeneral Cemal Gürsel getirildi. Gürsel aynı anda devlet başkanı, başbakan ve millî savunma bakanı unvanlarını aldı. Ancak Gürsel’in darbe planlamasında doğrudan bir rolü olmamıştı. Darbeyi fiilen organize eden kurmay subaylar, kamuoyunda daha geniş kabul görebilecek bir lider olarak Gürsel’i seçmişlerdi. MBK’nin diğer üyeleri ağırlıklı olarak kurmay subaylardan ve genç askerlerden oluşuyordu. Bu subaylar, 1950’lerin ortalarından itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri içinde Demokrat Parti’ye karşı oluşan hoşnutsuzluk içinde yetişmişlerdi. Özellikle Harp Akademileri çevresi ve kurmay sınıfı içinde DP hükümetinin uygulamalarına yönelik tepki yüksekti. MBK içindeki bazı isimler, 27 Mayıs’ın sadece bir askerî müdahale değil, bir sistem değişikliği anlamına gelmesi gerektiğini savunuyorlardı.
Bu komite, ülkeyi yönetmek için hızla yeni düzenlemeler yaptı. Demokrat Parti kapatıldı, üst düzey yetkilileri tutuklandı ve Yassıada Yargılamaları başlatıldı. Ancak MBK içinde darbenin nasıl bir yöne evrilmesi gerektiği konusunda derin görüş ayrılıkları kısa sürede ortaya çıkacaktı. MBK içinde iki büyük grup belirdi: radikaller (devrimciler) ve ılımlılar (gelenekçiler).
Radikal grup, darbenin sadece DP’yi devirmekle sınırlı kalmaması gerektiğini, Türkiye’de köklü bir dönüşüm gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu grup, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin uzun vadeli bir askerî yönetim kurmasını ve devletin yapısal olarak yeniden inşa edilmesini istiyordu.
Radikal kanadın öne çıkan liderleri:
Alparslan Türkeş
Orhan Kabibay
Ahmet Yıldız
Osman Köksal
Muzaffer Özdağ
Radikallerin başlıca talepleri; ordunun yönetimi uzun süre elinde tutması ve kapsamlı bir reform süreci yürütmesi, ekonomik ve sosyal reformlarla devletin yeniden yapılandırılması, ordu içinde daha kökten bir tasfiye süreci başlatılması, DP yönetimine ve destekçilerine daha ağır cezalar verilmesidir
Ilımlılar ise askerin uzun süreli bir yönetim sürdürmesine karşı çıkıyor, sivil yönetime en kısa sürede geçilmesini istiyordu. Bu grup, darbenin bir restorasyon hareketi olarak kalmasını ve ordu içindeki geleneksel disiplinin bozulmamasını savunuyordu.
İlımlı kanadın öne çıkan liderleri:
Cemal Gürsel
Refik Tulga
Sıtkı Ulay
Cemal Madanoğlu
Ilımlıların başlıca talepleri; Hızlıca demokratik sisteme geçiş yapılması, askerî vesayetin kalıcı hâle getirilmemesi, Demokrat Parti’ye karşı fazla sert önlemler alınmaması. Bu iki grup arasındaki gerilim, zamanla MBK içindeki karar mekanizmalarını kilitlemeye başladı. Radikaller, askerî yönetimin uzun süre devam etmesini isterken, ılımlılar buna karşı çıktı. Neticede, 13 Kasım 1960’ta MBK içinde büyük bir tasfiye operasyonu yapıldı.
13 Kasım 1960'da, Cemal Gürsel ve ılımlı kanat, MBK içindeki radikal subayları tasfiye etmek için harekete geçti. Bu tasfiye, yalnızca bir iç hesaplaşma değil, aynı zamanda Türkiye’de askerî yönetimin doğasını belirleyen en kritik hamlelerden biriydi.
Bu tasfiyede 14 kişi MBK’den uzaklaştırıldı ve yurt dışına sürgüne gönderildi. Bunların içinde en önemli isim Alparslan Türkeş’ti. Bu tasfiye ile MBK içindeki askerî yönetim yanlıları tamamen elimine edilmiş ve Türkiye’nin tekrar sivil yönetime geçiş süreci hızlanmıştır. Ancak sürgüne gönderilen subaylar, ilerleyen yıllarda Türk siyasetinde önemli roller oynayacak ve özellikle milliyetçi-mukaddesatçı çizgide bir siyasi hareketin temellerini oluşturacaklardı.
27 Mayıs 1960 Darbesi’nin ardından, yalnızca siyasal yapı değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç dengeleri ve hiyerarşik düzeni de büyük bir değişime uğradı. Darbeyi gerçekleştirenlerin büyük bir kısmı emir-komuta zinciri dışında hareket eden orta ve alt rütbeli subaylardan oluşuyordu. Bu, darbe sonrası dönemde, geleneksel askerî hiyerarşinin zayıflaması ve yerine yeni bir yapılanmanın inşa edilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Çünkü darbenin ardından ordu içinde iktidarı ele geçirenler, aslında en üst rütbeli komutanlar değil, darbenin planlanması ve uygulanmasında doğrudan yer alan genç subaylardı. Geleneksel komuta yapısını temsil eden kıdemli subaylar, birçoğu darbeye karşı çıkmamış olsalar bile, süreç içinde etkisizleştirildi ve yönetimden uzaklaştırıldı.
Darbe sonrasında en hızlı değişim, terfi ve atama mekanizmalarında yaşandı. Darbeye aktif olarak katılan subaylar kısa sürede terfi ettirildi ve ordu içindeki en kritik noktalara yerleştirildi. Normalde yıllar süren rütbe ilerlemeleri hızlandırıldı, hatta bazı subaylar, daha önce hiç örneği görülmemiş bir şekilde, kısa süre içinde albaylıktan generalliğe yükseltildi. Darbe sürecine doğrudan destek vermemiş olan ya da askerin siyasette uzun süre kalmasına karşı çıkan üst rütbeli komutanlar, ya zorunlu emekliliğe sevk edildi ya da pasif görevlere atandı. Böylece, ordu içinde ideolojik olarak darbeci subayların kontrol ettiği yeni bir yapı oluşmaya başladı.
Bu süreçte sadece bireysel atamalar değil, aynı zamanda askerî eğitimin içeriği de değiştirildi. Darbeden önceki dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Harp Okulları ve Harp Akademileri’nde subay adaylarına öncelikli olarak askerî taktikler, strateji ve savaş sanatı öğretilirken, darbe sonrasında bu müfredata devlet yönetimi, anayasa hukuku ve siyaset bilimi gibi dersler de eklendi. Özellikle 27 Mayıs’ın bir "devrim" olduğu fikri, yeni nesil subaylara sistematik bir şekilde anlatılmaya başlandı. Bu eğitim, yalnızca bir akademik müfredat değişikliği olmaktan çok daha fazlasıydı. Subayların, askerî sistem fikrine aşina olmalarını sağlıyor ve "devleti yönlendirme sorumluluğunun" askerî kurumlara ait olduğu fikrini pekiştiriyordu.
Darbe sonrası değişimlerin en önemli noktalarından biri, yeni anayasal düzenin inşası sırasında ordunun kendisine siyasette sürekli bir yer açmasıydı. 1961 Anayasası ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri yalnızca bir güvenlik kurumu olmaktan çıkıyor, aynı zamanda devlet yönetiminde söz sahibi olan bir yapı hâline geliyordu. Özellikle Milli Güvenlik Kurulu’nun oluşturulması, bu süreçte kritik bir adımdı. Daha önce askerî bürokrasinin siyasi karar alma mekanizmaları üzerinde bu kadar doğrudan bir etkisi olmamışken, 1961 Anayasası ile MGK, ordunun hükümet politikaları üzerinde belirleyici bir rol üstlenmesini sağladı. Kurulun başkanlığını Cumhurbaşkanı yapıyordu ama en etkili üyeleri, doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi içinden geliyordu. Böylece, hükümetlerin karar alma süreçlerinde ordu sistematik bir şekilde yer alıyor ve sivil siyaset üzerinde sürekli bir denetim mekanizması işliyordu.
Anayasanın bir diğer önemli düzenlemesi ise askerî mahkemelerin yetkisinin genişletilmesi oldu. Böylece, yalnızca askerî personelin değil, belirli durumlarda sivillerin de askerî yargı tarafından yargılanmasının önü açıldı. Bu, özellikle ordu içindeki iç hesaplaşmaların sivil denetimden tamamen uzak bir biçimde yürütülmesine zemin hazırladı. Askerî sistemin kurumsallaşması açısından bu düzenleme büyük bir avantaj sağladı, çünkü artık sadece fiilî güçle değil, hukuki mekanizmalarla da ordu kendini dokunulmaz kılacak bir sistem inşa ediyordu.
Tüm bu değişimlerin merkezinde, 27 Mayıs’ın ardından oluşan yeni askerî elit kesim vardı. Bu kesim, kendisini yalnızca bir darbenin uygulayıcıları olarak değil, devletin bekçileri olarak görüyordu. Ordu içindeki genç ve reformist subayların hızla yükselmesiyle birlikte, emir-komuta zincirine dayalı geleneksel ordu anlayışı aşınmaya başladı. Generaller ve yüksek rütbeli komutanlar, artık mutlak otoriteye sahip değildi. Ordu içindeki dengeyi belirleyen unsur, subayların hangi ideolojik çizgide olduğu ve 27 Mayıs sürecinde nasıl bir rol üstlendiğiydi. Bu yeni yapılanma, ilerleyen yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasetle olan bağlarını daha da güçlendirdi ve yeni askerî müdahalelerin zeminini hazırladı.
27 Mayıs sonrasında inşa edilen yeni askerî düzen, yalnızca dönemin siyasi iklimini belirlemekle kalmadı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilerleyen yıllarda nasıl bir aktör olacağını da şekillendirdi. Geleneksel hiyerarşik yapının bozulması, terfi süreçlerinin hızlandırılması, askerî eğitimdeki ideolojik dönüşüm ve anayasal güvence altına alınan askerî vesayet sistemi, ordunun siyaset üzerindeki etkisinin kurumsal bir yapıya dönüşmesine yol açtı. Bu sistem, yalnızca bir dönem için değil, sonraki on yıllar boyunca Türkiye’nin asker-siyaset ilişkisini belirleyen temel unsur oldu.
1961 seçimleri, Türkiye'de sivil yönetime dönüşün sembolik bir adımı olarak sunulsa da, perde arkasında ordu ile siyaset arasındaki mücadelenin en çetin safhalarından birine sahne oldu.. MBK’nin hedefi, 27 Mayıs’ı yalnızca bir askerî müdahale olarak bırakmamak, askerlerin devlet yönetimi üzerindeki etkinliğini sürekli kılacak bir sistem inşa etmekti. Bu amaç doğrultusunda hem yeni anayasal düzenlemeler hazırlandı hem de seçim süreci ve sonuçları askerî müdahale tehdidi altında şekillendi.
Darbeden sonra oluşturulan geçici hükümet, MBK’nin kontrolü altında bulunuyordu ve devletin tüm önemli mekanizmaları askerî yönetimin doğrudan denetimi altına alınmıştı. MBK’nin en büyük korkusu, demokratik sürecin yeniden başlamasıyla birlikte Demokrat Parti’nin mirasçısı olan yeni bir siyasi hareketin güç kazanması ve ordunun müdahalesini hükümsüz bırakmasıydı. Askerler, halk desteğinin hâlâ eski DP kadrolarına yakın bir çizgide olduğunu fark ettikçe, sivil yönetime dönüş sürecini olabildiğince kontrol altında tutmak için çeşitli yollar geliştirdiler. Bu çabanın temel unsurları, 1961 Anayasası ile birlikte MGK’nin kurulması, askerî bürokrasinin güçlendirilmesi ve seçim sürecine yönelik doğrudan müdahalelerdi.
Yeni anayasal düzenlemeler, ordunun siyasi denetimini garanti altına almayı amaçlayan hükümler içeriyordu. Bu bağlamda en kritik adım, Milli Güvenlik Kurulu’nun kurulmasıydı. MGK, görünürde hükümet politikalarına rehberlik eden bir danışma organı olarak sunulsa da, gerçekte askerlerin yürütme organı üzerinde fiili bir vesayet kurmasına imkân tanıyacak bir yapıydı. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, hükümet politikalarının belirlenmesinde doğrudan etkili olabiliyor, böylece ordu, seçimle gelen sivil yöneticilerin üzerinde sürekli bir baskı unsuru olarak kalabiliyordu. Askerî yönetim, bu kurumsal düzenlemelerle birlikte sivil yönetime bir alan açsa da, bu alanı denetim altında tutmak için gerekli tüm mekanizmaları inşa etmişti.
MBK içinde, sivil yönetime geçiş sürecine ilişkin iki farklı eğilim ortaya çıktı. Bir grup, seçimlerin en kısa sürede yapılması ve askerî yönetimin geri plana çekilmesi gerektiğini düşünüyordu. Cemal Gürsel ve çevresinde toplanan bu kesim, orduyu tamamen siyasetten uzaklaştırmadan ancak doğrudan yönetimde de bırakmadan yeni bir denge kurulması gerektiğini savunuyordu. Bu görüş, askerî otoritenin anayasal güvencelerle korunması ancak doğrudan yönetimde yer almaması fikrine dayanıyordu.
Diğer grup ise, sivil yönetime geçişin çok erken olduğu ve ordunun doğrudan siyasette kalmaya devam etmesi gerektiği görüşündeydi. Bu radikal eğilim, ordu içindeki genç subaylar ve darbenin ideolojik kanadını oluşturan subaylar tarafından destekleniyordu. Bu kesim, 27 Mayıs’ın yalnızca bir hükümet değişikliği değil, devrim niteliğinde bir dönüşüm olduğu düşüncesindeydi. Eğer ordu geri çekilir ve sivil siyasetin yeniden güç kazanmasına izin verilirse, 27 Mayıs’ın getirdiği düzenin hızla çözüleceğini savunuyorlardı. Bu grup, DP’nin devamı niteliğinde görülen siyasi hareketlerin seçimleri kazanma ihtimalinden derin endişe duyuyordu ve sürecin askerî yönetim altında uzatılması gerektiğini düşünüyordu.
Bu çekişmenin ortasında, Türkiye 1961 seçimlerine hazırlanırken, askerî yönetimin seçim sürecini tam anlamıyla serbest bırakmadığı açıkça görüldü. Öncelikle, DP’nin doğrudan devamı olan bir partinin seçimlere katılması yasaklandı ve Demokrat Parti liderleri tamamen siyaset dışına itildi.
Özellikle kırsal kesimde ordu, halk üzerinde psikolojik baskı kurarak DP’ye yakın isimlerin siyaset yapmasını zorlaştırdı. Bazı bölgelerde askerî yönetimin desteklediği partilere yönelimi artırmak için propaganda mekanizmaları devreye sokuldu. Fakat, Adalet Partisi’nin halktan gördüğü destek, askerî otoritenin beklediği kadar kolay bir yönlendirme yapılamayacağını ortaya koydu.
1961 seçimleri yapıldığında, CHP seçimleri birinci parti olarak kazandı ancak Adalet Partisi de güçlü bir şekilde meclise girmeyi başardı. Bu durum, MBK ve ordu içindeki radikal unsurlar için büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Eğer Adalet Partisi tam anlamıyla iktidara gelirse, 27 Mayıs sürecinde yapılan tüm askerî düzenlemeler ve kurumsallaşmış vesayet mekanizmaları tehlikeye girebilirdi. Bu nedenle, seçim sonuçlarının ardından hükümet kurma süreci doğrudan askerî baskı altında şekillendi. CHP liderliğinde bir koalisyon oluşturuldu ve İsmet İnönü’nün başbakanlığı altında askerî otoritenin kontrol edebileceği bir hükümet yapısı inşa edildi.
Ancak, seçim sonuçlarının Adalet Partisi lehine bir eğilim göstermesi, ordu içinde yeni bir krize yol açtı. Darbe yanlısı radikal subaylar, seçimle birlikte askerî otoritenin giderek zayıfladığını ve bunun önüne geçilmezse 27 Mayıs’ın etkisinin tamamen silineceğini düşünerek yeni bir darbe planı yapmaya başladılar. Seçimlerden kısa süre sonra, ordunun içinde 27 Mayıs’a katılan ancak yönetimden dışlanan bazı subaylar, mevcut hükümeti devirmek için girişimlerde bulunmaya başladı. Bu süreç, Albay Talat Aydemir liderliğinde 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde iki ayrı darbe girişimiyle somutlaştı. .
27 Mayıs 1960 Darbesi yalnızca bir iktidar değişimi değil, Türkiye’de askerîn siyaset üzerindeki sınırlarını belirleyen, kurumları yeniden şekillendiren ve sivil yönetimin hareket alanını daraltan bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye, 27 Mayıs sonrası bir normalleşme sürecine girerken, gerçekte bu süreç askerî otoritenin hangi sınırlar içinde ve nasıl devam edeceğini belirleyen bir restorasyon hareketine dönüşmüştür. Bu yönüyle 27 Mayıs, askerî müdahaleler çağını açan ve sonraki yıllarda yaşanacak olan darbelerin fikrî ve kurumsal temelini atan bir olgu olarak tarihteki yerini almıştır.