
İsmail Gaspıralı, içinde bulunduğu yüzyılın en keskin zihinlerinden biri olarak, Türk milletinin geleceğini belirleyecek büyük bir kültürel dönüşüm hareketinin temellerini atmıştır. Onun düşünce dünyasını ve faaliyetlerini dar bir çerçevede okumak mümkün değildir; çünkü Gaspıralı’nın hedefi yalnızca bir eğitim reformu yapmak ya da bir gazete çıkarmak değildi. O, Türk milletini ayağa kaldıracak, onu tekrar dünya sahnesine çıkaracak bir zihniyet değişimini organize eden bir stratejistti. Bunu, kendi döneminin şartlarına uygun bir şekilde, devrimci sayılabilecek adımlarla yaptı ve bunu yaparken de yalnızca Türk coğrafyasını değil, dünya sisteminin işleyişini, güç dengelerini ve toplumsal yapıların nasıl değiştiğini ustalıkla analiz etti.
Dil, onun elinde yalnızca bir iletişim aracı değil, bir millet inşa etmenin en güçlü araçlarından biri haline gelmiştir. Türk dünyasının geri kalmışlığının temel nedenlerinden biri olarak, ortak bir dilde iletişim kuramamasını görüyordu. Osmanlı’da, İran’da ve Orta Asya’da farklı dillerin, hatta aynı milletin mensupları arasında bile anlaşmazlıklara yol açan lehçelerin kullanılması, Gaspıralı’nın gözünde bir felaketti. Çünkü Batı ulusları dil birliğini sağlamış, bu sayede entelektüel ve teknik gelişmeleri geniş kitlelere yayarak hızla modernleşmişti. Türkler ise kendi içlerinde bile birbirlerini anlayamaz hale gelmişti. Bu, yalnızca bir kültürel karmaşa yaratmıyor, aynı zamanda ekonomik ve siyasal organizasyonun da önünü tıkıyordu. Kendi aralarında anlaşamayan, ortak bir terminolojiye sahip olmayan bir millet, Batı'nın bilgi akışına karşı koyabilir miydi? Elbette hayır. Gaspıralı, Osmanlı'nın boğucu Arapça-Farsça karışımı Osmanlıcası ile Kazan’ın, Hive’nin, Kırım’ın halk dilinin birbirinden kopuk olmasının, Türk milletini ayrıştırdığını biliyordu. O yüzden Tercüman gazetesini, halkın anlayabileceği ve kolayca benimseyebileceği bir Türkçe ile yayımladı. Bu yalnızca bir gazete değil, millet inşasının bir aracıdır. Yazıyı halkın anlayabileceği şekle sokmak, yalnızca bir iletişim kolaylığı sağlamak anlamına gelmez. Bu, halkın ortak bir bilinç geliştirmesi, kendi varlığının farkına varması ve bir millet olarak düşünmesi için bir zorunluluktur.
Eğitim alanındaki reformları, sadece bir öğretim metodunun değişmesiyle ilgili değildir. Geleneksel medrese sistemi, halkı dinî dogmalar içinde boğarak, onları akılcı düşünceden ve bilimden uzak tutuyordu. Medreseler, Osmanlı'da da, Kazan’da da, Kırım’da da aynı şeyi yapıyordu: İnsanları düşünmekten, sorgulamaktan, dünyayı anlamaktan alıkoymak. Gaspıralı bunu gördü. O yüzden Usûl-i Cedid okulları yalnızca birer eğitim kurumu değil, köhneleşmiş, skolastik düşüncenin sarsıldığı ve yerine çağdaş bir bilincin inşa edildiği merkezler haline geldi. Bu noktada, onun eğitime bakışı basit bir reformdan çok daha radikaldir. Geleneksel eğitim, yalnızca insanları cehalete mahkûm etmiyor, aynı zamanda milletin geleceğini de yok ediyordu. Modern uluslar teknik bilgiye, bilime, felsefeye yönelirken, Türkler hâlâ eski yüzyıllardan kalma teolojik tartışmaların içinde kayboluyordu. Gaspıralı, eğitimde bir devrim gerçekleştirmeden, Türk milletinin dünya karşısında rekabet edemeyeceğini biliyordu. Eğitim sistemini değiştirmek, yalnızca bireyleri yetiştirmek anlamına gelmezdi; o, bir millet yaratıyordu. Okullarında matematik, coğrafya, fizik okutuyor, öğrencileri rasyonel düşünmeye teşvik ediyordu. Çünkü bir millet ancak akıl ve bilimle yükselir.
Kadın meselesi, onun modernleşme anlayışının en önemli göstergelerinden biridir. Gaspıralı, Batı’nın yükselişini izlerken, kadınların toplumda giderek daha fazla yer aldığını, eğitim gördüğünü, ekonomik hayata dahil olduğunu görmüştü. Buna karşın, Osmanlı ve Türk dünyasında kadınlar evlere kapatılıyor, eğitimsiz bırakılıyor, toplumdan koparılıyordu. Bunun milletin geleceği açısından büyük bir tehlike olduğunun farkındaydı. Kadını eğitimsiz bırakmak, milletin yarısını işlevsiz hale getirmek demekti. Batı sanayi devrimini yaparken, bilimde ilerlerken, Türkler kendi toplumlarının yarısını cahil bırakarak kendi ayaklarına sıkıyordu. Gaspıralı, kadınların eğitiminin bir lütuf değil, bir zorunluluk olduğunu söylüyordu. Kadınlar da erkekler kadar eğitim görmeli, üretime katılmalı ve milletin geleceğinde söz sahibi olmalıydı. Onun çıkardığı Alem-i Nisvan dergisi, yalnızca bir kadın yayını değil, Türk milletinin yükselişi için bir bildirge niteliğindedir. Kadın, toplumun içinden koparılmamalı, aksine toplumun ilerleyişinin öncüsü olmalıydı. O, Batı'nın kadın hakları hareketini yalnızca bir sosyal adalet meselesi olarak değil, bir ulusun varlık mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gördü. Kadını toplumun dışına iten bir milletin, yükselme şansı yoktu.
Gaspıralı'nın asıl başarısı, Türk milletinin en büyük düşmanlarından birinin cehalet olduğunu kavramış olmasıdır. Cehalet, yalnızca eğitimsiz kalmak anlamına gelmez; aynı zamanda bir milletin kendi potansiyelini fark edememesi, kendi kimliğini bilmemesi, düşmanlarını tanımaması ve kendi geleceğini şekillendiremeyecek bir pasifliğe gömülmesi anlamına gelir. Türkler, kendilerine çizilen kaderi kabullenmiş bir millet haline gelmişti. Gaspıralı, bunu reddetti. Türk milletinin kaderini yeniden şekillendirmesi gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden eğitime, dile, basına, kadın haklarına ve ekonomik kalkınmaya aynı anda yöneldi. Türklerin kendi kimliğini tanımasını, kendi gücünün farkına varmasını ve bir millet olarak var olduğunu anlamasını istiyordu. Türk milleti, ancak kendi gücüne inanarak ve modernleşerek dünya sahnesinde yeniden yerini alabilirdi.
Onun çizdiği yol, yalnızca Kırım, Kazan ve Osmanlı için değil, tüm Türk dünyası için bir model oldu. Bugün hala Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlardan Sibirya’ya kadar uzanan geniş Türk coğrafyasında onun fikirlerinin etkisi hissedilmektedir. O, bir milletin yalnızca silahla ya da savaşla var olamayacağını, asıl mücadelenin eğitimde, bilimde, ekonomide ve kültürel güçlenmede verilmesi gerektiğini gösterdi. Onun mücadelesi, Türk milletinin geleceğini kurtarma mücadelesiydi. Gaspıralı, Türk milletini modern dünyanın bir aktörü haline getirmeye çalıştı ve başlattığı hareket, Türk milliyetçiliğinin en temel unsurlarından biri haline geldi. Bir milletin yalnızca siyasal sınırlarıyla değil, kültürel ve entelektüel varlığıyla yaşadığını gösterdi. Ve onun başlattığı bu büyük mücadele, bugün hala Türk dünyasının geleceğini şekillendirmeye devam etmektedir.