
6. yüzyıl ortalarında Orta Asya bozkırlarında kurulan Göktürk Kağanlığı, Türk adını taşıyan ilk büyük devlettir. Göçebe yaşam biçiminin koşullarında doğup gelişen bu imparatorluk, geniş bir coğrafyada farklı boyları ve toplulukları idare etmiş; merkeziyetçi bir iktidarı, yazılı olmayan töre hukuku ile dengelerken askeri gücünü ve diplomatik manevralarını etkin biçimde kullanmıştır.
Göktürk Kağanlığı’nda merkezi yönetim, ilahi meşruiyet inancıyla güçlendirilmiş karizmatik bir liderlik etrafında şekilleniyordu. Devletin en üstünde Kağan unvanlı hükümdar bulunurdu. Kağan’ın gücünü ve otoritesini Gök Tanrı’dan aldığına inanılır; bu inanç, kut anlayışı olarak bilinir ve kağana tanrısal bir seçilmişlik atfeder. Kağan, yönetme yetkisini soy ve liyakat temelinde devralırdı: Geleneksel olarak sadece soylu Aşina ailesine mensup ve yeterli karizmaya sahip kişiler kağan olabilirdi. Halk nazarında Kağan, Türk budununun (milletinin) hem koruyucusu hem de siyasi birliğinin sembolüydü. Göktürk Kağanı’nın görevleri arasında ülkesini dış tehditlere karşı savunmak, fetih seferleriyle siyasi nüfuzu genişletmek, halkın karnını doyurup refahını artırmak ve gerektiğinde bazı dini törenlere liderlik etmek sayılabilir. Bu geniş sorumluluk alanı, Kağan’a çağdaşı devlet başkanlarına kıyasla oldukça “tam” bir otorite sağlıyordu. Bununla birlikte, Kağan’ın mutlak gücü geleneksel hukuk (töre) ve elitlerle istişare mekanizmalarıyla dengeleniyor, böylece keyfi bir yönetimin doğması engelleniyordu.
Yerel yönetimler ve taşra idaresi, Göktürk devlet yapısının göçebe federatif karakterini yansıtır. İmparatorluk, birbirine bağlı boylar konfederasyonu olarak örgütlenmişti. En küçük sosyal birim aile iken, aileler urug denilen akrabalık topluluklarını oluşturur, uruglar birleşerek boy (kabile) şeklinde örgütlenir ve her boyun başında bir bey bulunurdu. Birden fazla boyun birleşip siyasi birliğe katılmasıyla bodun (millet/topluluk) oluşur ve bodunların başına idare edilen bölgenin genişliğine göre farklı unvanlar taşıyan yöneticiler atanırdı. Göktürk yönetim hiyerarşisinde Kağan’dan sonra gelen en yüksek yerel idareci unvanı Yabgu idi; onu Şad, Tigin, Tudun, İlteber, Erkin gibi unvanlar takip ederdi. Bu unvanlar genellikle Kağan’ın yakın akrabalarına verilirdi: Nitekim Kağan, ülkeyi genellikle Doğu ve Batı olarak iki kanada ayırır, batı kanadını yönetmek üzere kardeşini veya oğullarından birini Yabgu makamına tayin ederdi. Örneğin, devletin kurucusu Bumin Kağan doğuda Kağan olarak hüküm sürerken, kardeşi İstemi’yi batı bölgesine Yabgu unvanıyla vali tayin etmişti. Böylece imparatorluk, Ulug Kağan (Büyük Kağan) ve ona bağlı bir veya daha fazla Kiçik Kağan (Küçük Kağan) tarafından ortaklaşa yönetilebiliyordu. Bu düzen, merkezin otoritesini uzak bölgelere taşırken hanedan üyelerinin sadakatini sağlamayı amaçlıyordu.
Merkezi iktidarın istikrarında ve siyasi otoritenin paylaşımında Kurultay adı verilen danışma meclisinin önemli bir rolü vardı. Kurultay, kağanın akrabaları, boy beyleri ve ileri gelen komutanlardan oluşan bir siyasi/askeri konseydi. Bu meclis, büyük devlet meselelerinde Kağan’a danışmanlık yapar ve özellikle kağan seçimi gibi kritik konularda etkili olurdu. Göktürk siyasal kültüründe kağanlar, her ne kadar kut inancıyla meşrulaşsalar da, fiilen boy beylerinin rızasına ihtiyaç duyuyordu. Nitekim 581 yılında Taspar Kağan ölünce yaşanan taht krizinde, ölen kağanın vasiyetle halef tayin ettiği kişi yerine Kurultay’ın başka birini (İşbara Kağan’ı) kağan ilan etmesi, sonuçta siyasi bir bölünmeye yol açmıştır. Bu örnek, kurultayın kağanlık makamı üzerindeki etkinliğini ve iktidarın tek elde toplanmasına karşı bir denge unsuru olarak işlediğini göstermektedir. Ayrıca kurultay, savaş-barış kararları, büyük sefer planları ve töreye dair değişikliklerde de kolektif iradeyi yansıtan bir organdı. Bu yönüyle kurultay, Göktürk devletinde oligarşik bir denge ve istişare mekanizması oluşturarak, kağanlık otoritesinin keyfî kullanımını sınırlandıran bir yapısal unsurdu.
Özetle Göktürk Kağanlığı’nın devlet yapılanması, merkeziyetçilik ile adem-i merkeziyet arasında hassas bir denge kurmuştu. Kağan; Tanrı’dan aldığı kabul edilen karizması, ailesinin stratejik konumlandırılması ve kurultayın danışma/dengesi sayesinde geniş bir coğrafyayı yönetebilmiştir. Bir yandan askeri-merkezi bir liderlik söz konusuyken, diğer yandan boylar kendi iç işlerinde geleneksel özerkliklerini büyük ölçüde korumuş ve töre ortak paydasında birleşerek devlet bütünlüğüne katkı sağlamıştır. Bu yapı, göçebe imparatorluklar için tipik olan “merkezî liderlik + yerel özerklik” formülünün Göktürkler nezdinde başarılı bir uygulaması olarak değerlendirilebilir. Ancak halefiyet sisteminin net olmaması ve merkezi otoritenin karizmatik lidere bağlı oluşu, zayıf kağanlar döneminde iç çekişmelere zemin hazırlayarak devletin parçalanma riskini de beraberinde getirmiştir.
Göktürk Kağanlığı’nda yazılı bir anayasa ya da kanun metinleri bulunmasa da gelişkin bir geleneksel hukuk sistemi mevcuttu. Bu sistemin temelini, kadim töre anlayışı oluşturuyordu. Töre (veya törü), asırlardır Türk ve Moğol bozkır toplumlarında geçerliliğini koruyan, büyük oranda örf ve adetlerden beslenen bir sözlü hukuk bütünüydü. Töre, toplumun tüm kesimlerince benimsenen ve devlet teşkilatının temeli sayılan kurallar manzumesiydi. Öyle ki “İl bırakılır, töre bırakılmaz” şeklindeki Göktürk atasözü, devlet yıkılsa bile törenin korunmasının milletin devamı için şart olduğunu vurgular. Bu bakış açısına göre, töre kaybolursa toplum da dağılır; ancak töre yaşatılırsa yeni bir devlet inşa etmek mümkün olabilir. Bu güçlü hukuk bilinci, Göktürk Kağanlığı’nda hem yöneticileri hem de yönetilenleri bağlayan bir üst otorite yaratmış ve devlet idaresine meşruiyet kazandırmıştır.
Töre, kapsamı itibarıyla hem yönetenin uyması gereken ilkeleri hem de halkın günlük yaşamını düzenleyen normları içeriyordu. Adalet, dürüstlük, sadakat, cesaret gibi değerler törenin etik temelini oluştururken; suç ve ceza konusunda töre ayrıntılı yaptırımlar öngörmekteydi. Göktürklerde yazılı kanun olmamasına karşın, Kağanların töre koyma yetkisi ve görevi vardı: Yeni bir Kağan tahta geçtiğinde, atalarının töresine sadık kalmakla birlikte, gerektiğinde çağın ihtiyaçlarına uygun yeni kurallar (yani töreler) ihdas edebilirdi. Nitekim Çin kaynaklarının aktardığına göre Bumin Kağan devleti kurar kurmaz Türk töresini “düzenleyip yayımlamış” ve bu sayede devlet nizamını tesis etmiştir. Bu durum, Kağan’ın kanun koyucu yönünü gösterirken, törenin de statik olmayıp devlet aklıyla gelişebilen dinamik bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyar. Bununla birlikte, Kağan’ın töre koyması keyfî olamazdı; kuralların meşru kabul edilmesi için bunların geleneksel değerlere, toplumsal kabule ve kurultayın onayına uygun olması gerekirdi. Töre hükümlerin kaynağı üçlü bir mekanizmaya dayanırdı: (1) Örf ve adet hukuku – halkın benimsediği kadim gelenekler (yasun hukuku olarak anılırdı), (2) Kurultay kararları – beylerin istişare sonucu aldıkları ortak kararlar ve (3) Kağan buyruğu – Kağan’ın ilan ettiği fermanlar. Bu üç kaynak, törenin hem toplumsal tabanını hem de devlet iradesini harmanlayarak hukuki meşruiyeti sağlıyordu.
Göktürk Kağanlığı’nda adalet sistemi törenin uygulayıcısı konumundaydı ve devlet, adaletin tesisi için kurumsal yapılar oluşturmuştu. Merkezi düzeyde en yüksek mahkeme niteliğinde olan Yargu, devlet mahkemesi olarak anılmaktaydı. Yargu’ya bizzat Kağan başkanlık ederdi; özellikle devlete karşı işlenen suçlar (isyan, ihanet gibi) veya üst düzey davalar Kağan’ın huzurunda görülürdü. Örneğin Bilge Kağan’ın danışmanı ünlü vezir Tonyukuk’un kitabelerde “yarganlık” (hakimlik) yaptığı belirtilir ki Tonyukuk, Yargu heyetinde üyelik (ayguçı) yapmıştır. Bu, devletin en üst kadrolarının yargı işleyişine dahil olduğuna ve yargının devlet idaresinin merkezinde görüldüğüne işaret eder. Merkezi mahkemenin yanı sıra taşrada, özel hukuk uyuşmazlıklarına bakan ve günümüz anlamıyla “adliye” niteliğinde mahkemeler bulunmaktaydı. Bu mahkemelerde yargan denilen hakimler, Kağan adına töreyi uygulayarak halk arasındaki davaları çözerdi. Yarganların kararlarında töre hükümlerine sıkı bağlılık esastı. Bütün bu yargı teşkilatı, kan davası veya bireysel intikam geleneğini sınırlandırarak, cezalandırma tekeli'nin devlete geçmesini sağlamıştır. Nitekim Ziya Gökalp, eski Türklerde “il” (devlet/barış) kavramının, kan gütme usulünün terk edilip hak aramanın devlet eliyle yapılmaya başlanmasıyla ortaya çıktığını belirtir. Bu tespit, Göktürkler döneminde ceza adaletinin şahsi intikam alanından çıkıp kamu otoritesine dayalı bir hukuk düzenine evrildiğini göstermektedir. Kısacası törenin sağladığı meşruiyetle, devlet meşru şiddet tekelini elinde tutmuş ve toplumda iç barışı tesis etmiştir.
Cezalandırma mekanizmaları töre hukuku çerçevesinde suçun niteliğine göre farklılaşırdı. Kaynaklar, Göktürklerde suçları iki ana kategoride ele alır: “Ağır suçlar” (ya da büyük suçlar) ve “hafif suçlar”. Ağır suçlar, devlet ve toplum düzenine en çok zarar veren fiiller olup cezaları da son derece ağırdı. Adam öldürme, vatana ihanet, isyan çıkarma, evli birinin zina yapması, bağlı (yani sahipli) bir atı çalmak ve tekrarlı hırsızlık gibi büyük suçların cezası genellikle idam idi. Devlete karşı ihanet veya savaşta firar gibi durumlar da en yüksek ceza olan ölümle sonuçlanırdı. Hafif suçlar ise daha ziyade şahıslar arasındaki yaralama, kavga esnasında bir uzvun sakatlanması, sahipsiz mal veya hayvan hırsızlığı gibi fiilleri kapsardı. Bu gibi suçlarda temel prensip tazminat idi: Suçlunun mağdura mal veya hayvan ile zararını ödemesi, gerekirse kısa süreli hürriyeti bağlayıcı ceza (hapis/başkasının hizmetinde çalışma) ile cezalandırılması öngörülürdü. Örneğin birinin kavga sırasında yaralanmasına sebep olan kişi, yaralanmanın derecesine göre belli sayıda at veya başka mal varlığı vererek bunu telafi etmek zorundaydı; yine at ve koyun çalanlara çaldıklarının on katını ödeme cezası uygulanırdı. İbret verici bir uygulama olarak, genç bir kızı kandırarak ailesinin rızası olmadan ilişkiye giren bir erkeğin ağır malî tazminat ödemesi ve mutlaka o kızla evlenmesi şart koşulmuştu. Bu cezalar, törenin hem ahlaki hem de caydırıcı bir hukuk sistemi olduğunu gösterir. Cezaların infazı, sosyal statü gözetilmeksizin uygulanırdı. Her ne kadar Kağan ve asil soydan gelenler kutsal sayıldıkları için idam edilecekleri zaman kanı akıtılmadan (yay kirişiyle boğma gibi yöntemlerle) öldürülmeleri gibi ritüellere dikkat edilse de, töre önünde prensipte herkes eşitti denebilir. Bu, hukukun üstünlüğü ilkesinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Töre, aynı zamanda özel hukuk ve sosyal ilişkiler alanında da rehberlik ediyordu. Evlilik, miras, aile ilişkileri gibi konular örf çerçevesinde çözülüyor, genellikle ataerkil fakat kadına saygılı bir aile hukuku uygulanıyordu. Göktürk ailesinde kadın (hatun), evin ve malın idaresinde söz sahibiydi; hatta Kağan’ın annesine “İl Bilge Hatun” (Devletin Bilge Kadını) unvanının verilmesi, kadının devlet içindeki saygın yerini gösterir. Boşanma, evlat edinme, levirat (dul kalan yengeyle evlenme) gibi hususlar da töreye dayalı teamüllerle düzenleniyordu. Bütün bu hukuk düzeni, yazılı bir metne dayanmasa da toplumun hafızasında ve yöneticilerin uygulamalarında yaşamış; Orhun Yazıtları’nda “töre” sözcüğünün sıkça geçmesi, Göktürklerin hukuka bağlı bir devlet nizamına sahip olduklarının kanıtı sayılmıştır. Göktürk Kağanlığı’nın hukuk sistemi, sözlü bir anayasa işlevi gören töre sayesinde, göçebe bir toplumda adaleti sağlamış ve devlet otoritesini meşru kılmıştır. Bu durum, hukukun devlet ve toplum nezdindeki merkezi rolünü vurgulaması bakımından siyaset bilimi literatüründe de dikkat çeken bir örnektir.
Göktürk Kağanlığı, askeri gücünü göçebe yaşamın sağladığı avantajlar üzerine inşa etmiş, dönemin en etkili ordu teşkilatlarından birine sahipti. Ordu yapısı temelde süvari unsurlarından müteşekkildi; zira bozkır hayatı Göktürk toplumunun her ferdini iyi bir atlı ve okçu olarak yetiştiriyordu. Nitekim Çin kaynakları, Göktürk ordusundan bahsederken çoğu zaman ayrıca “asker” demeye gerek görmez, tüm Göktürk erkeklerinin silah taşıyabilen birer savaşçı olduğunu belirtirler. Bu durum, ordunun halk ile iç içe geçtiğini, adeta toplumun kendisinin ordu olarak görüldüğünü gösterir. Zorunlu askerlik biçiminde olmasa da, fiilen eli silah tutan herkes gerektiğinde Kağan’ın çağrısıyla sefere katılırdı. Bu sayede Göktürkler, savaş zamanlarında süratle on binlerce atlıyı seferber edebiliyorlardı. Ordu teşkilatının temeli muhtemelen onlu sisteme dayanıyordu: Mete Han döneminden beri Türk topluluklarında kullanılan, 10’lu, 100’lü, 1000’li birliklere ayrılmış bir askeri örgütlenme geleneği Göktürklerde de devam etmiş olmalıdır. Nitekim “tümen” (10.000 kişilik birlik) gibi terimler hem Göktürk hem de müteakip Orta Asya ordularında görülmektedir. Böyle bir hiyerarşik yapı, bozkırın akıcı birliklerine disiplin kazandırmış ve farklı boylardan gelen kuvvetlerin ortak bir komuta altında etkin hareket etmesini mümkün kılmıştır.
Göktürk ordusunda komuta kademesi büyük ölçüde hanedan üyeleri ve aristokratik boy beyleri tarafından doldurulurdu. Kağan, ordunun başkomutanıydı ve savaşlarda ordusunun en önünde yer alması beklenirdi. Kağan’ın oğulları olan tiginler ve diğer hanedan mensupları, genç yaşlarından itibaren şad unvanıyla uç bölgelere yönetici ve ordu komutanı olarak gönderilerek tecrübe kazanırlardı. Örneğin, batıdaki seferleri Kağan’ın kardeşi veya oğlu yönetirken, doğudaki harekatı Kağan bizzat ya da başka bir akrabası komuta edebilirdi. Bu şekilde hem hanedanın otoritesi pekişir, hem de askeri liderlik aile içinde kalırdı. Bunun yanında Tarkan, Tarhan, Çor gibi unvanlara sahip tecrübeli komutanlar da ordu kademelerinde görev yapardı. Bu aristokrat savaşçılar zümresi, sadakat yeminiyle Kağan’a bağlıydı ve aynı zamanda Kurultay’ın doğal üyeleriydi. Orduda disiplin, cesaret ve sadakat en değerli erdemlerdi; savaşta geri çekilme emri olmadan kaçan veya ihanete yeltenenler için ceza kesindi (firar ve ihanetin cezası idam olduğu için). Bu katı disiplin anlayışı, bozkır savaşçılarının özgür ruhuyla dengelenir; cesaret ve inisiyatif göstermiş komutanlar ve erler ise Kağan tarafından mükafatlandırılırdı (ganimet payları, unvan verme, hatunun hediyeleri vb.).
Göktürklerin sefer stratejileri ve savaş taktikleri, bozkır savaş sanatı geleneğinin gelişmiş bir versiyonuydu. En büyük avantajları, yüksek hareket kabiliyeti idi. Tamamı atlı birliklerden oluşan ordu, günde uzun mesafeler kat edebilir, gerektiğinde zorlu doğa koşullarında hızlı intikal yapabilirdi. Bu sayede düşmanlarına çoğunlukla ani baskınlar düzenleyerek stratejik üstünlük sağlarlardı. Çin’e karşı gerçekleştirilen bazı seferlerde Göktürk süvarilerinin aniden Çin Seddi’ni aşarak imparatorluk topraklarının iç kesimlerine kadar ilerlediği, hatta 615 yılında Kağan Şi-pi’nin (İllig Kağan) Çin imparatorunu Yenmen’de kuşatacak kadar sürpriz bir harekat yaptığı bilinmektedir. Bu tür baskın stratejileri, düşmanın hazırlık yapmasını önleyerek psikolojik bir şok etkisi yaratırdı. Hilal taktiği (sahte ricat ile düşmanı pusuya çekip çember alma) ve kurt kapanı gibi klasik bozkır taktikleri, Göktürk süvarilerinin uzmanlaştığı yöntemlerdi. Hafif zırhlı okçu süvariler düşmanı ok yağmuruna tutar, düşman karşılık vermek için ilerlediğinde ise geri çekiliyor gibi yapıp düşman hatlarını dağıtır, ardından ağır süvari unsurları ve çevreden dolaşan kollarla düşmanı sararak imha ederlerdi. Bu çevik harp usulleri, yerleşik imparatorlukların hantal piyade ağırlıklı ordularına karşı belirgin üstünlük sağlıyordu.
Bununla birlikte, Göktürkler gerektiğinde kuşatma tekniklerine de başvurmuşlardır. Her ne kadar bozkır orduları uzun süren kuşatmalarda dezavantajlı olsa da, Göktürk Kağanları stratejik şehirleri ele geçirmek için planlı hareket etmişlerdir. Örneğin, Sasani Persleri ile yaptıkları mücadelelerde İpek Yolu üzerindeki şehirleri ele geçirmek veya vergiye bağlamak için Sogdiana (Maveraünnehir) bölgesine seferler düzenlemişlerdir. Bu seferlerde, bağlı topluluklardan veya müttefiklerden mühendislik desteği alarak surlu kentlere saldırdıkları, hatta devrin teknolojilerini (mancınık gibi) kullanmaya çalıştıkları kaydedilir. Ancak genel olarak, Göktürk askeri dehası meydan savaşları ve sahra muharebeleri üzerinde parlıyordu; geniş düzlüklerde atlı okçuların hakimiyetini kurarak düşmanı bozguna uğratmak temel hedefleriydi.
Göktürk ordu düzeni, stratejik esneklik ile karakterizeydi. Sadece güç kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda gerektiğinde diplomatik manevralar ve ittifaklar ile askeri hedeflerini destekliyorlardı. Örneğin, Batı Göktürk Kağanı İstemi Yabgu, Sasanilere karşı Bizans İmparatorluğu ile ittifak kurarak (568 dolaylarında) çift cepheli bir strateji izlemiş; bir yandan kendi ordusuyla İran’ın doğusunu tehdit ederken, diğer yandan Bizans’ın batıdan baskı kurmasını sağlamıştır. Bu tür ortak stratejiler, düşmanın bölünmesini ve Göktürklerin avantaj elde etmesini kolaylaştırdı. Ayrıca iç isyanlara karşı da ordu düzeni hızlı refleks gösterebiliyordu: Merkezi otoriteye başkaldıran bir boy veya valinin isyanı durumunda, Kağan hızla sadık birlikleri seferber edip bastırma yoluna giderdi. İsyancı liderler genelde ya idam edilir ya da affedilse bile güçten düşürülürdü, bu sayede ordu içeriden gelebilecek tehlikelere karşı devletin sigortası konumundaydı.
Göktürk Kağanlığı’nda ordu, sadece bir savaş aygıtı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin belkemiği idi. Her boyun savaşa hazır olması, devlete karşı sorumluluk ve aidiyet duygusunu da pekiştiriyordu. Ordu sayesinde Kağan, geniş bozkır coğrafyasında otoritesini hissettirebilmiş; imparatorluğun sınırlarını Hazar Denizi’nden Kore’ye uzanan bir alanda koruyabilmiştir. Bu askeri güç, aynı zamanda diplomaside de Göktürklerin elini güçlendiren bir caydırıcılık unsuru olmuştur. Göktürk askeri teşkilatı, ileriki yüzyıllarda kurulacak diğer Türk ve Moğol imparatorluklarına da model teşkil edecek nitelikte, disiplin ile göçebe dinamizmini harmanlayan bir yapıya sahipti.
Göktürk Kağanlığı, jeopolitik konumu gereği doğu ve batıdaki büyük güçlerle yoğun diplomatik ilişkilere girmiş, dış politikasını dönemin çok kutuplu güç dengesi içinde ustalıkla yürütmüştür. Çin imparatorlukları (özellikle Sui ve Tang) ve Sasani Pers İmparatorluğu, Göktürklerin iki ana muhatabı olmuştur. Ayrıca Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu ile ilk defa doğrudan temas kuran bozkır halkı yine Göktürklerdir. Diplomasi ve savaş, Göktürk dış politikasında birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanılmış; gerektiğinde sert güç, gerektiğinde yumuşak güç unsurları devreye sokulmuştur.
Çin ile ilişkiler, Göktürk dış politikasının en kritik ve karmaşık boyutunu oluşturur. Göktürk Kağanlığı, kurulmadan önce Çin’in kuzeyinde hüküm süren Juan-Juan (Avar) Kağanlığı’na tabi bir boy konumundaydı. Bumin Kağan’ın 545’te Batı Wei (Çin) sarayı ile doğrudan temas kurup elçi göndermesi, Göktürkleri uluslararası arenada bağımsız bir aktör haline getiren ilk diplomatik başarıdır. 552’de Avarları mağlup edip bağımsızlık kazandıktan sonra, Göktürkler Çin’in bir değil birkaç hanedanıyla (kuzeydeki farklı krallıklar, ardından Sui ve Tang) ilişki yürütmek durumunda kaldılar. İkili diplomasi bu dönemde belirgindir: Doğudaki Kağan, bir Çin hanedanıyla anlaşma yaparken, batıdaki Yabgu diğer hanedanla ittifak kurabiliyordu. Çin devletleri de benzer şekilde Göktürkleri bölmek ve kontrol etmek için rekabet halindeydi. Örneğin Sui Hanedanı, 581 sonrası Göktürk taht kavgasına müdahil olarak kağan adaylarını desteklemiş, doğudaki İşbara Kağan’ı himayesine alarak batıdaki Tardu’ya karşı denge oluşturmuştur. Tang Hanedanı döneminde ise Çin, daha agresif bir strateji izleyerek doğrudan askeri güç kullanıp Göktürkleri tabi kılmaya yönelmiştir. Doğu Göktürk Kağanlığı, iç çekişmeler ve kuraklık gibi etkenlerin de zayıflatmasıyla Tang ordusu karşısında 630 yılında yenilmiş ve Kağan (İllig Kağan) esir alınarak imparatorluğun doğu kanadı fiilen sona ermiştir. Bu tarihten sonra yaklaşık 50 yıl boyunca Göktürk boyları resmen Tang’a bağlı kalarak bir vasal statüsünde yaşamıştır. Ne var ki, 680’lerde Göktürklerin istiklal duygusu yeniden şahlanmış; 682’de Chieh-she-shuai (Atsız'ın türettiği isim olan Kürşad ile tanırız) önderliğindeki isyan ve akabinde Kutluk (İlteriş) Kağan’ın önderliğinde II. Göktürk Kağanlığı kurulmuştur. Bu ikinci dönemde de Çin’le ilişkiler gelgitli olmuştur: Bazen barış antlaşmaları ve ticaret anlaşmaları yapılmış, bazen de sert muharebeler yaşanmıştır (örneğin Kapgan Kağan’ın Çin üzerine seferleri ve Tang’ın Göktürkler içindeki isyanları kışkırtması). Çin ile diplomatik temasta evlilik ittifakları önemli bir yer tutardı; bazı Göktürk Kağanları Çin prensesleriyle evlenerek akrabalık tesis etmiş, bunun karşılığında Çin’den ipek ve tahıl yardımı almışlardır. Ancak bu evlilik diplomasisi, Çin açısından çoğu zaman Göktürk kağanlarını kültürel ve siyasi nüfuzu altına alma aracına dönüşüyordu. Nitekim 585 yılında bir Çin elçisi vasıtasıyla İstemi Yabgu’nun oğullarından Tardu Kağan, Çin’in nüfuzunu kabul etmeye yanaşmış; bu durum devlet içinde tartışmalara yol açmıştır. Yine kaynaklar, bazı hatunların (kağan eşlerinin) Çin yanlısı politikalar izleyerek kağanları etkilediğini ve Göktürk menfaatlerine aykırı kararlar aldırdığını bildirir (örneğin 615’te İmparator Yang’ı kuşatan Göktürk ordusunun geri çekilmesinde Kağan’ın Çinli prenses eşinin yalanları etkili olmuştur). Özetle, Göktürk-Çin ilişkileri; çatışma, ticaret, ittifak ve ihanet unsurlarının iç içe geçtiği son derece zengin bir diplomasi tarihine sahiptir. Göktürkler Çin’i bazen eşit düzeyde bir imparatorluk olarak muhatap almış (karşılıklı elçiler gönderip hediyeleşme), bazen de üstün güç olarak baskı kurmaya çalışmışlardır (örneğin zayıf dönemlerinde Çin’e bağlılık sunma vs.). Bu ilişkiler, her iki tarafın da böl-yönet politikaları, istihbarat faaliyetleri ve sınır ticareti gibi araçları yoğun kullandığını göstermektedir.
Batı yönünde, Göktürk Kağanlığı’nın Sasani İmparatorluğu ve Bizans ile kurduğu diplomasi de en az Çin kadar stratejik sonuçlar doğurmuştur. Sasani Persler ile ilk ciddi temas, Göktürkler’in 556 civarında Akhun (Eftalit) İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmak için Sasanilerle yaptığı geçici ittifaktır. Bu askeri işbirliği sonucunda Orta Asya’nın kontrolü Göktürkler ile Sasaniler arasında paylaşılmış, ancak kısa sürede iki güç arasında rekabet başlamıştır. Rekabetin merkezinde İpek Yolu ticareti ve Orta Asya’nın zengin şehirleri vardı. İstemi Yabgu zamanında Göktürkler, Sasanilerin ipek ticaretindeki tekelini kırmak amacıyla Bizans İmparatorluğu ile yakınlaştılar. 567-568’de İstemi’nin elçisi Maniakh (Maniach) Konstantinopolis’e giderek Bizans ile bir ittifak antlaşması yaptı. Bu tarihte Bizans, Sasanilere karşı kuzeyden bir müttefik kazanırken Göktürkler de ipeğin doğrudan batıya ulaşacağı bir ticaret hattı kurma imkanı elde etti. Bu gelişme, Birinci Göktürk-Sasani Savaşı’na zemin hazırladı: 568 sonrasında Göktürkler Maveraünnehir bölgesinden İran topraklarına akınlar düzenlerken, Bizans da batıdan Sasanilere baskı uyguladı. Sonuçta Sasani Devleti barış istemek zorunda kaldı ve ipek ticaretinde kısa süreli bir serbestleşme sağlandı. Ancak Sasaniler fırsat buldukça Türk-Sogd müttefiklerini (Göktürkler ve Orta Asya’daki tüccar destekçilerini) bölmeye, hatta zehirleme gibi entrikalarla İstemi’yi ortadan kaldırmaya çalışmıştır (rivayete göre İstemi Yabgu bir Sasanili tarafından zehirlenerek öldürülmüştür). Göktürk-Sasani ilişkileri bu nedenle dalgalı seyretmiş; bazen barışçıl elçi değişimleri, bazen de şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Batı Göktürk Kağanlığı 7. yüzyılda zayıflayıp iç mücadelelere düşerken, bu durumdan yararlanan Sasaniler Orta Asya’daki etkisini artırmaya çalışmış ancak çok geçmeden 651’de Arap fetihleriyle Sasani İmparatorluğu yıkılmıştır. Göktürkler, Sasani sonrası dönemde Orta Asya’da bu kez Emevi Abbasi Halifeliği ile karşı karşıya gelmiştir. Özellikle Batı Göktürklerinin mirasçısı sayılabilecek Türkeşler ile Emeviler arasında şiddetli savaşlar yaşanmış, nihayetinde Talas Savaşı (751) gibi olaylarla Çin ve Türk güçleri Orta Asya’dan çekilmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bu gelişmeler Göktürk Kağanlığı sonrası olsa da, temelleri Göktürklerin diplomasi ve güç dengesi siyasetinde yatmaktadır: Göktürkler, Orta Asya’daki güç boşluğunu doldurma çabasıyla hem Perslerle hem Araplarla mücadele mirası bırakmıştır.
Göktürklerin diplomatik becerisi, sadece büyük imparatorluklarla ilişkilerde değil, aynı zamanda vasallık sisteminin idaresinde de görülür. Çok geniş bir coğrafyaya hükmeden Göktürk Kağanları, farklı etnik grupları ve devletçikleri kendi üstünlüğü altında birleştirmişti. Örneğin, Tiele (Tele) konfederasyonuna bağlı çeşitli Türk ve Moğol boyları (Uygurlar, Bayırkular, Kırgızlar vs.), Göktürk Kağanlığı’na bağlı beylikler olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kağan, bu bağlı boylara karşı hegemon bir güç gibi davranır; onlardan vergi/hediye alır, seferlere asker katkısı ister, ancak iç işlerinde belli ölçüde serbest bırakırdı. Bu vasal boyların başına bazen Göktürk Kağanı kendi temsilcisi olarak tudun unvanlı valiler atardı. Tudunlar, verginin toplanması ve merkeze sadakatin gözetilmesinden sorumluydu. Örneğin, Batı Göktürkleri döneminde, feth edilen Soğd şehirlerine veya Hun asıllı alt boylara tudunlar gönderildiği kayıtlıdır. Göktürk diplomatik yazışmalarında, kendilerine bağlı hükümdarlara küçük kağan muamelesi yapıp, onlara unvan ve hediyeler verdikleri; buna karşılık bağlı beylerin de Kağan’a bağlılık yemini ettiği görülür. Bu gevşek imparatorluk yapısı, merkezî otoritenin azaldığı dönemlerde vasal devletlerin isyanlarına davetiye çıkarsa da (mesela Batı Göktürk Yabguluğu zayıflayınca bağlı boylar bağımsızlık ilan etmişti), güçlü kağanlar zamanında imparatorluk barışı (Pax Turkica) diyebileceğimiz bir düzen tesis edilmiştir. Göktürkler ayrıca, Karadeniz’in kuzeyindeki bölgelere akınlar yaparak Avarlar ve Bizans üzerinde dolaylı bir baskı kurmuş; Kafkasya’da Hazarlara öncülük etmiş; hatta zaman zaman Hindistan’ın kuzeybatısındaki siyasete dahi nüfuz etmeye çalışmışlardır. Bu geniş diplomatik ufuk, Göktürk Kağanlığı’nı dönemin ilk küresel aktörlerinden biri haline getirmiştir.
Diplomasinin bir diğer boyutu da ticari ilişkiler idi. Göktürkler, hem Çin ile hem de batılı ülkelerle ticareti devlet politikası haline getirmişlerdi. Kuzey Çin’de kurulan pazarlarda ipek ve at ticareti yapmaları, Bumin Kağan döneminde bağımsızlığın ekonomik temelini attı. İpek Yolu’nu kontrol altında tutmak için diplomasiyi kullandılar: Çin ile antlaşma yaparak kervan yollarını açtırmak, ya da Sasanileri devre dışı bırakıp Bizans ile doğrudan ilişki kurmak gibi. Bu sayede, ticaret yolları üzerindeki stratejik noktaları (Tarım Havzası, Fergana, Semerkand vs.) ellerinde tutarak büyük kazanç sağladılar. Gelen kervanlardan vergi almak, tüccarları koruma karşılığında haraç almak Göktürk ekonomisine ciddi katkı sağlıyordu (aşağıda ekonomik yapıda daha detaylı ele alınacak). Dolayısıyla dış politikada askeri seferler kadar ticari diplomasi de önemliydi. Göktürk Kağanları, kendilerine gönderilen elçileri sadece siyasi değil, ticari misyonlarla da değerlendirir; ipek, altın, kürk, baharat gibi malların değiş tokuşunu bizzat saray diplomasisinin bir parçası haline getirirlerdi.
Siyaset bilimi açısından bakıldığında, Göktürk dış politikası realist bir yaklaşım sergilemiştir denebilir. Devlet, uluslararası arenada güç dengesini kollayan, çıkarlarına göre ittifak kurup bozan esnek bir aktör görünümündedir. Göktürkler ne tam manasıyla saldırgan bir emperyalizmle hareket etmiş (gerektiğinde barışı korumuşlar), ne de pasif bir tutumla yetinmişlerdir (fırsat buldukça yayılmışlar). Bu dengeci tutum, onların yaklaşık iki asır boyunca bölgesel hegemon olarak kalabilmelerini sağlamıştır. Örneğin, hem Çin’i hem Pers’i aynı anda karşısına almamaya özen gösterip, biriyle çatışırken diğerini nötr ya da müttefik tutmaya çalışmışlardır. Aynı şekilde, iç isyanları bastırırken Çin’in desteğini almış görünseler de (İşbara Kağan örneğinde), bu desteğin uzun vadede boyunduruk haline gelmemesine gayret etmişlerdir. Bu politikalarda başarının sırrı, askeri caydırıcılık ile diplomatik manevra kabiliyetinin bir arada kullanılmasıdır. Göktürk elçilerinin hem Doğu’da hem Batı’da saygı görmesi, Kağanlık prestijinin bir yansımasıdır. Sonuç olarak Göktürk Kağanlığı, dış politikada yalnızca bozkır savaşçılarının gücüyle değil, aynı zamanda devlet adamlarının ileri görüşlü hamleleriyle de tarih sahnesinde etkili olmuştur.
Göktürk Kağanlığı’nın ekonomik ve sosyal yapısı, temelinde göçebe yaşam modeline dayanmakla birlikte, geniş bir imparatorluğun ihtiyaçlarına cevap verecek esnekliğe sahipti. Göçebe ekonomi modeli, üretim araçlarının ve ilişkilerinin başat olarak hayvancılık üzerine kurulu olduğu bir sistemi ifade eder. Göktürklerin geçiminde at, koyun, sığır ve deve sürüleri hayati önemdeydi. Bozkır coğrafyasının sunduğu otlaklar, mevsimsel göç hareketleriyle verimli kullanılır; ilkbahar-yaz aylarında yaylaklarda, kışın ise kışlak denilen korunaklı vadilerde konaklanarak hayvan sürüleri beslenirdi. Bu ekonomik düzen, tarıma dayalı yerleşik ekonomilerden farklı olarak mobilite gerektiriyordu: Toplum, üretimle birlikte sürekli hareket halinde olduğu için sabit bir şehirleşme veya yoğun tarımsal üretim yoktu. Toprağın mülkiyeti bireysel değil ortak kullanım esasına dayanır, otlaklar boylar arasında geleneksel sınırlarla paylaşılsa da kesin mülkiyet şeklinde görülmezdi. Üretim biçimleri arasında hayvancılığın yanı sıra avcılık ve sınırlı zanaatkârlık sayılabilir. Göktürkler, demircilik alanında mahirdiler – efsaneye göre Aşina boyu Ergenekon’da demir döverek çoğalmıştır. Nitekim Altay Dağları yöresindeki demir madenlerini işletip silah ve alet üretme becerileri bulunuyordu. Bu, göçebe ekonominin kendi ihtiyaç duyduğu silah, eyer, ok uçları gibi teçhizatı sağlayabildiğini gösterir. Bununla birlikte, tarımsal ürünler ve lüks eşyalar konusunda Göktürkler dış pazarlara bağımlıydı. Tahıl, pirinç, tekstil, ipek, çay gibi maddeler Çin’den ve ziraat kültürüne sahip komşu halklardan temin edilirdi. Bu nedenle ticaret yollarının denetimi ve dış ticaret, ekonomik yapının vazgeçilmez parçasıydı.
Göktürk Kağanlığı, Avrasya’nın ortasında yer alarak İpek Yolu ticaretine hakim bir konum elde etti. Çin’den başlayan ipek ve baharat kervanları Orta Asya üzerinden Batı’ya ulaşırken Göktürk topraklarından geçmek zorundaydı. Göktürkler, bu geçişlerden gümrük vergileri alarak ve bazen de kervanları koruma adı altında himaye ücreti toplayarak ciddi gelir elde ettiler. Özellikle Batı Göktürk bölgesinde Soğdlu tüccarlar, Göktürk kağanlarının ekonomik ortağı gibiydiler; hem diplomatik elçi hem de ticari temsilci rolü üstlenen Soğdlar sayesinde Göktürkler ile Bizans/İran arasında aktif bir ticaret trafiği oluştu. Kağanlar, ele geçirdikleri malları ve ipekleri alt kademelere törenin bir parçası olan hediye dağıtma sistemiyle dağıtır, böylece aristokrasi ve orduya bağlılığı teşvik ederdi. Çin’in Göktürk kağanlarına yolladığı hediyeler (ipek ruloları, altın vb.), aslında birer diplomatik rüşvet olduğu kadar, Göktürk ekonomisinde dolaşıma giren meta değerindeydi. Kağan bu ipekleri boy beylerine, beyler de kendi alp ve erlerine paylaştırarak toplumsal hiyerarşiyi ekonomik bağlarla güçlendirmiş oluyordu. Buna “ikta” benzeri bir dağıtım sistemi demek mümkün; gerçi toprağa dayalı bir ikta değil, ipeğe ve ganimete dayalı bir tımar sistemi gibiydi. Ayrıca, Göktürkler hakimiyetleri altındaki bölgelere kendi paralarını da tanıtmışlardır. Soğdiana ve Çu havzası gibi nispeten şehirleşmiş bölgelerde, Göktürk dönemine tarihlenen ve üzerlerinde Göktürk tamgaları bulunan paralar bulunmuştur. Bu, sınırlı da olsa bir parasalcı ekonomiye geçiş emaresi olarak görülebilir.
Göçebe ekonominin sosyal hayata yansıması, toplumsal yapının esnek ve eşitlikçi yönlerini ortaya çıkarır. Göktürk toplumunda belirgin bir kölelik kurumu yoktu; insanlar esasen hürdü ve aralarındaki statü farkları keskin sınıf ayrımlarından çok, fonksiyonel rollere dayanıyordu. Çin, Roma veya Sasani toplumlarında görülen şekilde büyük bir köle sınıfı oluşturma gereği duymamışlardı; zira üretim için insan emeğinden ziyade hayvan gücüne dayanıyorlardı. Her ne kadar savaşlarda esir aldıkları kişiler veya itaat altına giren boylar olsa da, bunlar Göktürk düzenine entegre edilir, vergi verir veya asker olarak hizmet eder hale getirilirdi; sistematik bir köle ticareti veya köle işgücü ekonomisi gelişmemişti. Toplumun zirvesinde kağan ailesi ve asil beyler bulunurken, onun altında farklı boylara mensup serbest göçebeler yer alıyordu. Bu serbest insan topluluğu içinde, zenginlik ölçütü sürü sayısı ve savaş ganimetiyle belirlendiğinden, herkes potansiyel olarak servet ve statü kazanabilirdi. Nitekim cesur bir savaşçı savaşta gösterdiği yararlılıkla ganimet elde edip tarhan gibi bir unvan alarak yükselme şansına sahipti. Bu yönüyle, göçebe toplum sınırlı da olsa hareketlilik barındıran bir meritokrasi barındırıyordu.
Aile ve akrabalık ilişkileri, sosyal organizasyonun temeliydi. Göktürklerde aileye “oğuş” denir ve toplumun çekirdeği sayılırdı. Aile içinde ataerkil bir yapı varsa da, kadınlar ekonomik ve sosyal açıdan etkin konumdaydılar. Hatun (kağanın eşi) devlet yönetiminde söz sahibiydi; elçi kabullerine katıldığı, bazı fermanlara mühür vurabildiği ve gerektiğinde naiplik yaptığı bilinmektedir. Sıradan göçebe kadınlar da ev idaresi, çadırın düzeni ve kısmen hayvanların yönetimi konusunda belirleyici idi. “Çadırın içi kadınındır, dışı erkeğindir” şeklindeki töresel anlayış, kadın ile erkeğin işbölümü kadar, kadının özel alandaki otoritesini de vurgular. Boşanma ve evlenme konularında kadınların görece söz hakları olduğu, dul kalan kadınların eş seçebilme özgürlüğü gibi uygulamalar göze çarpar. Tek eşlilik yaygındı ancak kağan ve bazı beyler siyasi ittifak gereği birden fazla evlilik yapabilirdi; bunun istisnai bir hak olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, levirat geleneği (ölen kardeşin dul eşiyle evlenme) hem akraba gruplarını bir arada tutma hem de kadını sahipsiz bırakmama amacına hizmet eden yaygın bir uygulamaydı. Gençler, çocuk yaşlardan itibaren at binme, ok atma, avlanma gibi becerilerle yetiştirilir; toplumsallaşma süreçleri daha çok açık alandaki faaliyetler etrafında şekillenir, bu da dayanışmayı ve ortak kimliği güçlendirirdi.
Göktürklerin sosyal yapısında, boylar arası ilişkilerde kan bağı ve anda (andaç) adı verilen yoldaşlık bağları büyük önem taşırdı. Farklı boylar Göktürk üst kimliği altında birleşmiş olsa da, her biri kendi ongununa (arma/totem) ve geleneklerine sahipti. Devlet bu farklılıkları töre çatısı altında uyumlandırmıştı. Bağlı boyların ileri gelenleri kurultayda temsil edilerek yönetime katılım hissi sağlanıyor, bu da imparatorluk bünyesinde çoğulcu bir denge yaratıyordu. Bir bakıma, Göktürk Kağanlığı’nı sadece bir hanedan imparatorluğu değil, aynı zamanda federatif bir yapıda milletler birliği olarak görmek mümkündür. Bu sosyal örgütlenme biçimi, merkezî otoritenin zayıflaması halinde dağılma riskini barındırsa da, güçlü dönemlerde muazzam bir esneklik ve dayanıklılık sağlamıştır. Zira her alt birim (boy veya budun), kendi kendine yeterli bir ekonomik birim olduğundan, merkezi hükümetten lojistik bağımlılığı azdı; merkez daha çok koordinasyon, savunma ve adalet konularında gerekliydi.
Ekonomik-sosyal modelin bir sonucu olarak, Göktürk toplumunda özgürlük ve sadakat kavramları yan yana gelişmiştir. Her birey, kabilenin ve dolayısıyla devletin hür bir üyesi kabul edilirken, aynı zamanda Kağan’a bağlılık yemini ile siyasi bir hiyerarşiye bağlanırdı. Göktürkler, çağdaşı yerleşik toplumlara nazaran bireysel özgürlüğün (hareket serbestisi, mesken değişikliği vs.) daha fazla olduğu, ancak bu özgürlüğün de devletin bekasıyla anlam kazandığı bir düzen kurmuşlardır. “Hür ve dolayısıyla silahlı toplum” yapısı, bir yandan insan hakları bakımından çağının ilerisinde bazı uygulamalar (mesela köleliğin reddi) içerirken, öte yandan topluluğun bekası uğruna sert ceza ve disiplin anlayışını da beraberinde getirmiştir. Sosyo-ekonomik dayanışma, akrabalık ve komşuluk ilişkileriyle sağlanmış; sürülerin ortak korunması, yaylak-kışlak değişiminde işbirliği, gerektiğinde tek tek ailelerin zor durumda kalması halinde diğerlerinin destek olması gibi mekanizmalar gelişmiştir. Bu sayede, kıtlık veya afet zamanlarında toplum kendini toparlayabiliyordu.
Ekonomik ilişkiler açısından, Göktürk Kağanlığı sadece bir askeri güç değil, aynı zamanda bir ticari kavşak olarak da önem kazanmıştır. Doğu-batı arasındaki ticaretten elde edilen gelir, Kağanlığın zenginleşmesini sağlamış, bu da sosyal yapıya lüks tüketim ve zanaat ürünlerinin girmesine yol açmıştır. Örneğin, Çin ipeği Göktürk aristokrasisi arasında statü göstergesi haline gelmiş; altın ve gümüş kap-kacak, kılıç süslemeleri, ipekten giysiler Kağan ve beylerin kullanımında yayılmıştır. Göçebe yaşamın sadeliği ile imparatorluğun ihtişam arayışı arasındaki tezat, özellikle başkent Ötüken’de kurulan Kağan otağında görülürdü: Bir yanda deriden, keçe çadırlardan oluşan göçebe kamp; diğer yanda Çin’den gelen ipek halılar, sırma işlemeli kaftanlar, Bizans camları ve İran kılıçları... Bu kültürel etkileşim, ekonomik ilişkilerin doğal bir sonucuydu ve Göktürklerin kozmopolit bir ufka sahip olmasına katkı sağladı.
Genel olarak, Göktürk Kağanlığı’nın ekonomik ve sosyal yapısı, konar-göçer bir imparatorluğun adaptasyon yeteneğini ortaya koymaktadır. Kendi şartlarına uygun üretim biçimini sürdürürken, dış ticarete entegre olabilen; toplumsal dayanışmayı korurken, geniş ölçekli bir devlet organizasyonunu idame ettirebilen bir model söz konusudur. Bu model, sonraki yüzyıllarda kurulan diğer Türk devletlerine de esin kaynağı olmuştur. Nitekim Uygur Kağanlığı tarım ve ticareti daha da geliştirip Göktürk mirasını farklı bir yöne taşıyacak; Oğuz-Yabgu devletleri ve Selçuklular, göçebe gelenek ile yerleşik idareyi sentezleme konusunda benzer prensipleri uygulayacaktır. Bu açıdan Göktürklerin sosyo-ekonomik düzeni, siyaset bilimi literatüründe devlet-inşa süreçlerinin farklı toplumsal temeller üzerinde nasıl kurulabileceğine dair önemli bir örnektir.
Göktürk Kağanlığı, karizmatik otoriteyi kurumsal gelenekle dengeleyen, sözlü hukuku etkin bir devlet aracına dönüştüren, askeri gücüyle denge siyaseti güden ve göçebe ekonomiyi büyük ölçekli bir imparatorluk ekonomisine uyarlayan özgün bir devlet modelidir. Devlet yapılanmasındaki merkezi otorite-yerel özerklik dengesi, modern federal yapılarla kıyaslanabilecek kadar ilginç bir güç paylaşım mekanizması sunmuştur. Hukuk düzeni, yazılı olmamasına rağmen toplum sözleşmesi işlevi görmüş; töre kavramı hem yöneticileri hem de halkı ortak bir değerler bütününde buluşturmuştur. Ordu teşkilatı, toplumsal yapıyla iç içe geçmiş ve bu sayede savaş zamanı seferberlik, barış zamanı caydırıcılık sağlayarak devletin varlığını güvence altına almıştır. Diplomasi ve dış politikada Göktürkler, erken dönem realpolitik uygulamalarıyla çevrelerindeki büyük güçleri dengelemiş, jeostratejik konumlarını avantaja çevirmişlerdir. Ekonomik ve sosyal alanda ise, göçebe yaşamın özgürlüğü ile imparatorluk yönetiminin ihtiyaçları uyumlu bir şekilde bir araya getirilmiştir.
Göktürk Kağanlığı’nın deneyimi, bir devletin yüksek siyasi örgütlenme seviyesine ulaşması için mutlaka yerleşik ve bürokratik bir toplum olması gerekmediğini göstermektedir. Bozkırın sert koşullarında filizlenen bu imparatorluk, uygun ideoloji , esnek kurumlar ve güçlü liderlik sayesinde, çağının süper güçleriyle boy ölçüşebilmiştir. Dağılışının ardından bile, bıraktığı miras (devlet sembolleri, unvanlar, törenin devamı, Türk adının siyasallaşması vb.) sonraki yüzyıllarda varlığını sürdürmüş; Türk devlet geleneğinin temel taşlarından biri haline gelmiştir. Sonuç olarak Göktürk Kağanlığı, siyaset bilimi literatüründe devlet kuramları ve yönetim biçimleri açısından incelenmesi gereken bir vaka sunar. Merkezi otoritenin meşruiyeti, hukukun hakimiyeti, askeri-siyasi stratejiler ve ekonomik-sosyal adaptasyon konularında sağladığı sentez, onu dünya tarihinin erken dönem başarılı imparatorluklarından biri kılmıştır. Bu başarının ve çöküşün analizi, göçebe toplumların siyasi kudret üretebilme kapasitesine ışık tuttuğu gibi, devlet yönetiminin evrensel dinamiklerine dair de değerli dersler barındırmaktadır.
KAYNAKÇA
Birincil Kaynaklar
Orhun Yazıtları – Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kül Tigin Yazıtları (M.S. 8. yüzyıl). Çeviri ve yorum: Talat Tekin, 2000.
Çin Kaynaklarında Türkler – Liu Mau-Tsai, Çeviri: Ersel Kayaoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2006.
Tarihi Coğrafya Açısından Orta Asya ve Türkler – W. Barthold, Çeviri: Akdes Nimet Kurat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2002.
İkincil Kaynaklar
Golden, Peter B. An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Otto Harrassowitz Verlag, 1992.
Sinor, Denis (Ed.). The Cambridge History of Early Inner Asia, Cambridge University Press, 1990.
Taşağıl, Ahmet. Göktürkler, 2 Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014.
Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, 2001.
Esin, Emel. Pre-Islamic Turkic Culture and Art, Otto Harrassowitz Verlag, 1980.
Findley, Carter Vaughn. The Turks in World History, Oxford University Press, 2005.
Zeki Velidi Togan. Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1946.
Róna-Tas, András. Hungarians and Europe in the Early Middle Ages: An Introduction to Early Hungarian History, Central European University Press, 1999.
Haldon, John. Warfare, State and Society in the Byzantine World, 565-1204, Routledge, 1999.
Christian, David. A History of Russia, Central Asia and Mongolia, Vol. 1: Inner Eurasia from Prehistory to the Mongol Empire, Blackwell Publishers, 1998.
Barfield, Thomas. The Perilous Frontier: Nomadic Empires and China, 221 BC to AD 1757, Blackwell, 1989.
Beckwith, Christopher. Empires of the Silk Road: A History of Central Eurasia from the Bronze Age to the Present, Princeton University Press, 2009.
Grousset, René. The Empire of the Steppes: A History of Central Asia, Rutgers University Press, 1970.
Biran, Michal. Qara Khitai: The Origin of the Mongol Empire, Cambridge University Press, 2005.
Pritsak, Omeljan. The Origins of the Old Turkic Runic Script, Harvard Ukrainian Studies, 1980.
Ergin, Muharrem. Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 1971.
Roux, Jean-Paul. Türklerin Tarihi, Çeviri: Aykut Kazancıgil, Kabalcı Yayınları, 2007.
Klyashtorny, Sergey G. & Sultanov, T. I. Kazakhstan: The Golden Horde and Timurid Empires, UNESCO, 1998.
Köprülü, Mehmed Fuad. Türk Hukuk Tarihi Üzerine Araştırmalar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1984.
Sümer, Faruk. Eski Türklerde Devlet Anlayışı ve Askerî Teşkilat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1986.