
Ziya Gökalp (1876–1924), modern Türkiye’nin fikir hayatında derin izler bırakmış bir düşünür, sosyolog ve ideologdur. Özellikle Türk milliyetçiliği fikrinin sistemleşmesinde kurucu bir rol oynadığı için “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ortaya çıkan çalkantılı ortamda fikirlerini oluşturan Gökalp, imparatorluğun dağılma sürecinde millet kavramını merkeze alan bir kurtuluş reçetesi geliştirmiştir. Hem döneminin siyasal tartışmalarına yön veren bir siyasetçi, hem de akademik anlamda ilk Türk sosyologlarından biri olarak, klasik İslami ilim geleneği ile modern sosyal bilim dilini buluşturmaya çalışmıştır.
Gökalp yaşadığı dönemde Osmanlı’dan yeni bir milli devletin inşasına uzanan süreçte aktif rol almış; eserleri ve makaleleriyle dönemin aydınlarını ve siyasilerini derinden etkilemiştir. Bir İttihat ve Terakki üyesi olarak imparatorluğun son yıllarında Türkçülük akımının ideologluğunu yapan Gökalp, daha sonra Cumhuriyet’in fikirsel temelini oluşturan ilkelerden birçoğunun da teorik kaynağı olmuştur. Onun mirası günümüzde de Türk kimliğinin tanımlanması ve modernleşme tartışmalarında referans noktalarından biri olmaya devam etmektedir.
Gökalp’in milliyetçilik düşüncesi sağlam bir felsefi ve sosyolojik temele dayanmaktadır. Pozitivizm akımının ve özellikle Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın etkisinde kalarak toplumun bir organik bütün olduğunu vurgulamıştır. Toplumsal çözülme yaşanan Osmanlı son döneminde, toplumun yeniden inşası için ahlaki ve sosyal bir inkılap gerektiğini düşünen Gökalp, Durkheim’ın “dayanışma” (solidarité) kavramını düşünce sisteminin önemli temellerinden biri haline getirmiştir. Ona göre bireyleri bir arada tutan ve milleti oluşturan bağ, ortak ahlaki değerler ve dayanışmadır. Nitekim Gökalp, ahlakın kaynağını bireyde değil toplumda görerek, her ferdin vicdanında içselleştirdiği ahlaki değerlerin sosyal yapının temelini oluşturduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, milliyetçiliği yalnız politik bir aidiyet değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki bir birliktelik olarak tanımlamasına yol açmıştır.
Felsefi açıdan Gökalp, toplumcu bir idealizm geliştirmiş ve bunu “mefkûre” kavramı etrafında ifade etmiştir. Mefkûre, bir toplumun ulaşmak istediği ülküsel hedefleri ve ortak değerleri anlatır; Gökalp’e göre millet, ancak yüksek bir mefkûre etrafında kenetlenirse yükselebilir. Bu doğrultuda Gökalp, milliyetçiliği materyalist veya biyolojik temellere değil, manevi ve kültürel değerlere dayandırmıştır. Millet kavramını tanımlarken kullandığı ifade meşhurdur: “Millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça (estetikçe) müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir zümredir”. Bu tanım, Gökalp’in milliyeti biyolojik ırk ya da etnisite ile değil, kültür birliğiyle açıkladığını ortaya koyar. Nitekim Anadolu’da halk arasında yaygın olan “dili dilime uyan, dini dinime uyan” deyişiyle millet tarifini destekler. Gökalp’e göre bir milleti millet yapan unsur, üyelerinin ortak bir dil, din, ahlak ve estetik değerler etrafında, ortak bir eğitim ve terbiye sürecinden geçmiş olmasıdır. Bu yaklaşım, Alman düşünür Herder’in kültürel milliyetçilik fikrine benzer biçimde, milleti oluşturan asıl cevherin ortak bir manevi kültür olduğuna işaret eder. Zaten 19. yüzyıl romantik milliyetçilik akımı, pek çok toplumda halk kültürünün araştırılıp derlenmesi yoluyla ulusal kimlik inşasını hedeflemiştir. Gökalp de bu geleneği Osmanlı Türk toplumuna uygulayarak, halkın dilini, folklorunu ve değerlerini yücelten bir milliyetçilik teorisi geliştirmiştir.
Gökalp’in sosyolojik yaklaşımı, toplumun kurucu öğelerinin (dil, din, ahlak, hukuk, iktisat, estetik v.b.) bilimsel olarak incelenmesine dayanır. Fransız sosyoloji okulunun yöntemlerini benimseyerek, millet olgusunu çözümlerken ampirik (olgucu) yöntemleri kullanmaya önem vermiştir. Bu nedenle, milliyetçiliği bir ideoloji olmanın yanı sıra toplumsal bir bilimsel inceleme konusu olarak da ele almıştır. 1915’te İstanbul Darülfünunu’nda (üniversitesinde) kurduğu İctimaiyat (Sosyoloji) kürsüsü, Durkheim’ın Fransa’daki kürsüsünden sonra Avrupa’daki ikinci bağımsız sosyoloji kürsüsü olarak kayda geçer. Bu, Gökalp’in milliyetçilik fikirlerini şekillendirirken ne denli bilimsel bir altyapı kurmaya gayret ettiğinin göstergesidir. Sonuç olarak Gökalp, Türk milliyetçiliğine felsefi bir zemin kazandırmış, onu salt duygusal veya siyasi bir söylem olmaktan çıkarıp sosyolojik veriler ve kavramlarla temellendirmiştir.
Ziya Gökalp, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan dönemde fikrî önderlik yapmış bir isimdir. II. Meşrutiyet (1908) sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olarak, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için öne sürülen farklı ideolojiler arasında Türkçülük fikrinin başlıca savunucusu olmuştur. 1913’ten itibaren iktidarı tek elde toplayan İttihat ve Terakki hükümetinin gayriresmî ideoloğu konumundaki Gökalp, devlet politikalarında Türk milliyetçiliğinin ağırlık kazanmasına katkı sağlamıştır. Örneğin, eğitim müfredatında Türk tarihine ve diline verilen önem, Türk Ocağı gibi milli kurumların desteklenmesi ve Türk dilinin resmi kurumlarda kullanılmasının teşviki, onun savunduğu fikirlerin pratiğe yansımasıdır. Gökalp, İttihatçı liderleri millî bir kültür politikası benimsemeye ikna etmiş; adeta partinin “beyni ve hocası” haline gelmiştir. Selanik’te çıkardığı Genç Kalemler dergisi ve İstanbul’da yayınlanan Türk Yurdu mecmuası aracılığıyla, dönemin pek çok aydınını Türk milliyetçiliği etrafında toplamayı başarmıştır. Bu sayede Türkçülük ülküsünü geniş kitlelere yaymak mümkün olmuş, Osmanlı yöneticileri arasında da bu fikir karşılık bulmuştur.
I. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun yenilgisi ve işgal yılları geldiğinde, Gökalp’in fikirleri yeni kurulacak devlet için bir rehber niteliği kazanmıştır. Savaşın ardından İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürgün edilen Gökalp, 1921’e kadar bu esareti yaşadıktan sonra Anadolu’ya dönebilmiştir. 1923 yılında, daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce Ankara hükümetinin Telif ve Tercüme Heyeti’nin başına getirilerek milli eğitim ve kültür politikalarının oluşturulmasında görev almıştır. Aynı yıl yayımladığı “Türkçülüğün Esasları” (1923) adlı eseri, milli devletin ideolojik manifestosu niteliğindedir. Bu eserde ortaya koyduğu prensipler, dilde sadeleşme, laikleşme, tarih tezleri ve halk egemenliği gibi konularda yeni Türkiye’nin yol haritasını etkilemiştir. Nitekim Gökalp, Ankara’da 1923’te toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır mebusu (milletvekili) olarak katılmış; 1924 Anayasası’nın hazırlanmasına fikirleriyle katkıda bulunmuştur.
Gökalp’in, Osmanlı’dan ulus-devlete geçiş sürecine en büyük etkilerinden biri, ümmetçilik (İslam milleti temelindeki birlik) fikrinden milliyetçilik fikrine ideolojik dönüşümde oynadığı roldür. Osmanlıcılık ve İslamcılık çözümsüz kalınca, Türk kimliğini esas alan bir devlet modeli gerektiği düşüncesi Gökalp ve çevresindeki aydınlarca benimsendi. Bu çerçevede, hilafetin kaldırılması ve laik bir ulus-devlet yapısının kurulması gerektiğini savunan yazıları dikkat çeker. Gökalp, daha 1910’larda din ile devlet işlerinin ayrılması gerektiğini yazarak, seküler bir devlet modeline göz kırpmıştır. İslamiyet’in siyasal ve toplumsal hayat üzerindeki belirleyiciliğinin azaltılarak, dinin daha ziyade kültürel ve ahlaki bir mefkûre olarak yaşatılmasını teklif etmiştir. Ona göre, Osmanlı’nın modernleşme hamleleri (Tanzimat döneminde) yüzeysel kalmış, gerçek manada bir medenileşme için köklü inkılaplar şart olmuştur. Atatürk liderliğinde gerçekleştirilen inkılapların birçoğu, Gökalp’in bu düşüncelerinin hayata geçmiş hali gibidir. Örneğin 1924’te halifeliğin kaldırılması, 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, 1926’da Medeni Kanun’un kabulü gibi laikleşme adımları, Gökalp’in yıllar önce savunduğu “din ile devlet işlerinin ayrılması” ilkesinin uygulanmasıdır.
Tüm bu nedenlerle Ziya Gökalp, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin entelektüel mimarlarından sayılır. Nitekim bir değerlendirmede, Türkiye Cumhuriyeti’nin terkip ve sisteminin kurgulayıcısı olduğu belirtilerek, kurulan yeni devleti görmeye ömrü yetmese de teorik olarak onun çatısını çizdiği vurgulanır. 25 Ekim 1924’te vefat ettiğinde, ardında bıraktığı fikirler genç Cumhuriyet’in ideolojisine nüfuz etmiş durumdaydı. Atatürk ve kadrosu, Gökalp’in düşüncelerinden esinlenerek milli kültürü devlet politikalarının temeline yerleştirdiler. Bu bağlamda, Gökalp’in tarih sahnesindeki rolü sadece kendi döneminde kalmamış, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde de yaşamaya devam etmiştir.
Ziya Gökalp’in milliyetçilik anlayışı, kültürel milliyetçilik şeklinde özetlenebilecek bir karaktere sahiptir. O, milleti bir kültür ve terbiye birliği olarak gördüğünden, milli kimliğin esasını halkın geleneklerinde, dilinde ve yaşam tarzında aramıştır. Bu nedenle halk kültürü (folklor) Gökalp için büyük önem taşır. Türk halk edebiyatı, halk müziği, örf ve âdetler milli kültürün kaynakları olarak incelenmeli ve yeni nesillere aktarılmalıydı. Gökalp, 1913’te kurulmasında katkı sunduğu Türk Ocağı bünyesinde ve çıkardığı dergilerde (Halka Doğru, Yeni Mecmua gibi yayınlarda) Anadolu halkının masallarını, türkülerini, atasözlerini derleyen çalışmaları teşvik etmiştir. Çünkü ona göre milliyetçilik, geniş halk kitlelerine mal olmadıkça köksüz kalır. Romantik milliyetçilik akımının Avrupa’da yaptığı gibi, Türk milliyetçiliğinin de halkın içinden filizlenmesi gerektiğini düşünmüştür. Bir makalesinde “Halka doğru gitmeliyiz” şiarını ortaya koyarak aydınlara, halkın değerlerini öğrenme ve onlara hizmet etme çağrısı yapmıştır. Bu doğrultuda, Gökalp’in Türkçülük programı elitist değil, bilakis halkçı bir programdır.
Gökalp’in halkçılık vurgusu, onun milliyetçilik anlayışının önemli bir boyutudur. Halkçılık, dönemin Türk aydınları arasında farklı anlamlarda kullanılmış olsa da, Gökalp için esasen toplumsal sınıflar arasında ayrıcalık olmaması ve milli birliğin toplumun tüm kesimlerini kapsaması demektir. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla benimsenen ve Atatürk’ün Altı Ok’undan biri haline gelen Halkçılık ilkesi, doğrudan doğruya Gökalp’in fikirlerinden beslenmiştir denebilir. Gökalp, Osmanlı’daki imtiyazlı sınıf düzeninin yerine, eşit vatandaşlık ilkesine dayalı bir toplum tasavvur ediyordu. “Millet, içtimai bir müessese olarak sınıfsız, imtiyazsız bir kaynaşmış kitle olmalıdır” fikrini savunduğu belirtilir ki bu ifade daha sonra resmî ideolojiye de yansımıştır. Ona göre halkçılık, toplumdaki yöneten-yönetilen ayrımını kaldırarak milli iradeyi hakim kılmak anlamına gelir. Nitekim Gökalp, demokratik bir milli egemenlik fikrini İslamiyet’in “ümmet” kavramının yerine koymuştur. Halk egemenliğini savunurken, bunu milli kültürle harmanlamış; böylece milli iradenin tecellisini sağlayacak olan halkın ortak değerlerde birleşmesini ön şart saymıştır.
Kültürel milliyetçilik ve halkçılık anlayışı, Gökalp’in eğitim ve dil politikası görüşlerinde somutlaşır. Ona göre eğitim (terbiye) sisteminin temel amacı, fertlere milli kültürü benimsetmek ve milli karakter kazandırmaktır. Bu nedenle, müfredatta halkın içinden çıkan değerler ve Türkçe’nin sadeleştirilmesi öncelikli olmalıdır. Dil konusunda Gökalp, Türkçenin Arapça-Farsça terkibinden arındırılarak halkın konuştuğu sadelikte yazı dili haline getirilmesini istedi. Lisanımız (dilimiz) adlı makalelerinde, “harsî Türkçecilik” diye tanımladığı dilde millileşme programını anlattı. Bu program, devrin Milli Edebiyat hareketini de etkileyerek, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul gibi yazar ve şairlerin sade Türkçe ile eser vermesine teorik bir zemin hazırladı. Gökalp’in 1918’de yazdığı Yeni Lisan anlayışı, daha sonra Cumhuriyet’in Dil Devrimi’ne giden yolu açan düşünsel bir adım olmuştur.
Gökalp halkçılığı sadece kültürde değil, ekonomide ve yönetimde de uygulamayı düşündü. Üretici güçlerin iş birliği ve toplumun sınıfsal çatışma yerine dayanışma içerisinde kalkınması gerektiğini savundu. Bu bağlamda, Ahîlik gibi Türk-İslam geleneğindeki dayanışmacı kurumlara atıf yaparak, ne Marxist sınıf çatışmasına ne de vahşi kapitalizme prim vermeyen, milli dayanışmaya dayalı bir toplum modeli çizdi. İleride “devletçilik” ve “halkçılık” ilkeleriyle yürütülecek ekonomi politikalarının altındaki fikir temelinde, Gökalp’in bu görüşlerinin etkisi sezilir. Özetle, Ziya Gökalp’in kültürel milliyetçilik ve halkçılık anlayışı, Türk milletini dil, tarih ve ülkü birliği kadar sosyal adalet ve eşitlik zemini üzerinde de tanımlama çabasıdır. Bu yönüyle, onun milliyetçiliği toplumun yalnız bir kesimine değil, tüm fertlerine hitap eden kapsayıcı bir milliyetçiliktir.
Ziya Gökalp, Türkçülük akımı denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biridir. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı coğrafyasında filizlenen Türk milliyetçiliği düşüncesinin ideolojisini sistemleştiren kişi olarak, bu akımın teorisyenliğini üstlenmiştir. Türkçülük akımı içinde Gökalp’in konumu, bir yandan farklı görüşteki Türkçü aydınları ortak bir program etrafında birleştirmek, diğer yandan bu programı devlete mal etmek şeklinde özetlenebilir. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ali Canip, Ömer Seyfettin gibi isimler Türkçülüğe katkı sunsalar da, Gökalp onları bir araya getiren ve bütüncül bir ideoloji ortaya koyan merkez figür olmuştur. Nitekim 1911’de Selanik’te Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’le birlikte başlattıkları Yeni Lisan hareketi (dilde Türkçeleşme) kısa sürede edebî bir atılımın ötesine geçerek siyasi bir Türkçülük fikrine dönüşmüştür. Bu dönüşümde Gökalp’in, dil birliği ile milli kimlik arasındaki bağa yaptığı vurgu belirleyicidir.
Gökalp, Türkçülük akımının hedeflerini üçlü bir formülle ifade etmeye çalışmıştır: “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”. Bu slogan aynı adlı makalesinde ve daha sonra kitaplaştırılmış biçimde, Osmanlı Türk toplumunun hem kendi öz değerlerine dönmesi (Türkleşmek), hem İslam dünyasıyla bağını koparmadan dini yönden kendini bulması (İslamlaşmak), hem de çağdaşlaşması (muasırlaşmak) gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, Türkçülük akımına geniş ufuklar kazandırmış, sadece etnik ya da dilsel bir milliyetçilik değil, aynı zamanda dini ve modernlik boyutlarını hesaba katan bir sentez sunmuştur. Ancak vurgulamak gerekir ki Gökalp, İslamiyeti siyasi bir ideoloji olarak değil, milli kültürü besleyen manevi bir kaynak olarak değerlendiriyordu. Bu bakımdan, Türkçülük akımı içinde İslamcı kanat ile Turancı (bütün Türkleri birleştirmeyi savunan) kanat arasındaki dengeyi de sağlayan kişi Gökalp olmuştur. İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura gibi dönemin diğer Türkçüleri, Gökalp’in formülündeki İslam vurgusunun fazla olduğunu düşünseler de, Gökalp Osmanlı müslüman halklarının ortak paydasını tamamen göz ardı etmenin milli birliği zedeleyeceğine inanıyordu. Dolayısıyla onun Türkçülüğü, dinî ve kültürel ortak paydada buluşmuş sivil bir milliyetçilik şeklinde gelişti.
Türkçülük akımının siyaset ve toplum hayatına somut etkileri, Gökalp’in şekillendirdiği politikalar sayesinde görülmüştür. 1913-1918 arasında İttihat ve Terakki iktidarında, Türkçe’nin kamusal alanda teşvik edilmesi, Türk tarihinin araştırılması için komisyonlar kurulması, Türk ocaklarının yaygınlaştırılması gibi adımlar atıldı ki bunlar Gökalp’in telkinleriyle uyumludur. Yine eğitim alanında, Türk millî terbiye sistemi üzerine Gökalp’in yazıları, maarif nazırlarına yol gösterici olmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Gökalp’in fikirlerinin izinde politikalar yürütülmüştür: Dil Devrimi (1930’lar), halk diline dayalı yeni bir ulusal dil oluşturma çabasıyla Gökalp’in dil konusundaki ideallerini takip eder; Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi girişimler, Türk tarihine ve diline ilişkin özgüven kazandırma amacıyla yine Gökalp’in kültürel milliyetçilik anlayışından beslenir.
Gökalp’in Türkçülük akımına en büyük katkılarından biri de laik ve seküler bir milliyetçilik modelini yerleştirmesidir. Osmanlı döneminde din ile millet kavramları iç içe geçmişti; “Osmanlı milleti” ifadesi daha çok ümmet anlamında kullanılıyordu. Gökalp ise “millet” kavramını dini cemaatten ayırıp kültürel topluluğa dönüştürerek, modern anlamda bir ulus kavramını Osmanlı toplumuna kazandırdı. Bu yönüyle, Türkçülük akımı içinde ulus-devlet anlayışının teorisyeni oldu. Millî egemenlik, laik hukuk ve vatandaşlık bilinci gibi Cumhuriyet’in temel ilkeleri, Gökalp’in şekillendirdiği Türkçü düşünce çerçevesinde yeşerdi. O dönemde farklı fikir akımları (İslamcılık, Osmanlıcılık) yarışırken, Gökalp’in Türkçülüğü netice itibariyle galip gelmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi haline evrilmiştir. Bu ideolojinin pratiğe dökülmesinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yapılan inkılaplar kadar, Ziya Gökalp gibi düşünürlerin önceden hazırladığı fikri altyapı da önemli pay sahibidir.
Gökalp’in Türkçülük akımı içindeki konumu, bir ideolog ve sistemleştirici olmaktır. Onun kaleme aldığı eserler ve makaleler, dağınık milliyetçi fikirleri bir araya getirip bütünlük kazandırmış; böylece Türk milliyetçiliği, entelektüel derinliği olan bir devlet ideolojisine dönüşmüştür. İttihat ve Terakki döneminde başlayan ve Cumhuriyet’le devam eden birçok politika, Gökalp’in fikirlerinden ilham almıştır. Bu politik miras, dilde, tarihte, eğitimde ve hukukta milli bir kimlik inşasını öngörüyordu ve büyük ölçüde gerçekleşti. Dolayısıyla Ziya Gökalp, Türkçülük akımının hem teorik temelini atmış hem de uygulamada yol gösterici politikalarına nüfuz etmiş bir öncü olarak tarihe geçmiştir.
Ziya Gökalp’in eserleri ve düşünceleri, aradan geçen yüzyıla rağmen günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Onun fikir mirası, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinde yer alması bakımından kurumsallaşmıştır, hem de akademik ve entelektüel tartışmalarda yaşamaya devam etmektedir. İlk olarak, Gökalp’in milliyetçilik tanımı ve kültür vurgusu, Cumhuriyet Türkiye’sinin kimlik inşasında belirleyici olmuştur. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözü, doğrudan Gökalp’in milli kültür anlayışının bir yansımasıdır. Türkiye’de resmi tarih tezleriyle Türk kimliğinin kadim bir medeniyet üzerine oturtulması, dil inkılabı ile milli dilin oluşturulması, laiklik ilkesiyle din ve devlet işlerinin ayrılması, bütün bu temel yönelimlerde Gökalp’in öncü fikirlerinin izi görülür. Bu bakımdan, bugünkü Türkiye’nin laik, ulusal ve üniter devlet yapısının fikrî mayasında Gökalp vardır demek abartı olmaz.
Gökalp’in eğitim ve dil politikaları konusundaki görüşleri de günümüze etkiler bırakmıştır. Bugün Türkiye’de ilköğretimden itibaren verilen milli tarih ve dil bilinci, Gökalp’in savunduğu milli terbiye anlayışının devamıdır. Halk kültürüne yönelik akademik çalışmalar (halkbilimi/folklor araştırmaları, üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin programları vb.), ilk ilhamını Gökalp’in çabalarından almıştır. 20. yüzyıl boyunca Türk düşünce hayatında Gökalp’e atıf yapan pek çok akım ve yazar çıkmıştır: 1960’larda ünlü düşünür İdris Küçükömer veya 1980’lerde “Türk-İslam sentezi”ni savunan aydınlar bile, Gökalp’in formüle ettiği bazı kavramları tekrar ele almışlardır. Özellikle Türk milliyetçisi siyasi partiler ve hareketler, Ziya Gökalp’i ideolojik bir referans olarak benimserler. Günümüzde de Gökalp’in “kültür milliyetçiliği” anlayışı, etnik köken farklılıklarını kültürel ortak paydada eriten bir model olarak tartışmalarda öne sürülmektedir ki bu, Türkiye’nin çokkültürlü yapısı içinde birleştirici bir yaklaşım sunar.
Akademik olarak, Ziya Gökalp Türkiye’de sosyoloji disiplininin kurucusu olarak kabul edilir. Bu nedenle üniversitelerde sosyoloji tarihi derslerinde ve sosyal bilimler literatüründe eserleri incelenir. Türkçülüğün Esasları, Türk Töresi, Türk Medeniyeti Tarihi gibi başlıca eserleri, milli kimlik ve toplum yapısı konusunda klasik referans kitapları haline gelmiştir. Onun görüşleri zaman zaman eleştirilse de (örneğin, milleti tanımlarken dili ve dini vurgulayıp etnisiteyi dışlaması veya İslamiyete yaklaşımlarındaki bazı tutarsızlıklar gibi konular ele alınır), genel olarak Türk düşünce tarihinde özgün ve sistemli bir teori kurabilmiş ender isimlerden biri olarak saygı görür. 2024 yılında vefatının 100. yılında yapılan sempozyumlar, yayınlar ve anma etkinlikleri, Gökalp’in fikirlerinin hala ne kadar canlı olduğunun göstergesidir.
Günümüzde Türkiye’de gerek devlet katında gerekse entelektüel camiada milliyetçilik tartışmaları sürerken, Gökalp çoğunlukla “ortak payda” figürü olarak anılır. Farklı siyasi görüşlerden aydınlar bile, onun milli kültürün korunması veya çağdaşlaşma üzerine söylediklerini kendi tezlerine dayanak yapabilmektedir. Örneğin, küreselleşme karşısında kültürel kimliğin korunması gerektiğini savunanlar, Gökalp’in hars (kültür) kavramına vurgu yapar; öte yandan Avrupa Birliği gibi çağdaşlaşma projelerini savunanlar dahi, Gökalp’in “muasırlaşmak (çağdaşlaşmak) bize Avrupa’nın teknik ve bilimini almak demektir” şeklindeki pragmatik modernleşme anlayışına atıfla, milli kimlikle çağdaş uygarlığın sentezinin mümkün olduğunu gösterirler. Bu esneklik, Gökalp düşüncesinin farklı bağlamlarda yeniden üretilebilmesine imkan tanımıştır.
Ayrıca, Gökalp’in adı ve hatırası Türkiye’de çeşitli kurumlarda yaşamaktadır. Doğduğu Diyarbakır’daki Ziya Gökalp Müzesi (kendi evi müzeye dönüştürülmüştür), Ankara’da Ziya Gökalp Bulvarı, ülke genelinde pek çok okul, kütüphane ve kültür merkezi onun ismini taşır. Bu durum, onun bir düşünce adamı olmanın ötesinde milli hafızada sembolleştiğini göstermektedir. Sonuç olarak, Ziya Gökalp’in eserleri ve düşünceleri, Türkiye’nin kültürel ve siyasi şekillenmesinde kritik bir rol oynamış ve bu etki günümüze kadar sürmüştür. Onun mirası, Türk milliyetçiliğinin halen tartışılan konularında temel bir referans olmaya devam etmektedir.
Ziya Gökalp, yaşadığı dönemde Doğu ile Batı medeniyetleri arasında sıkışan Osmanlı toplumunun kimlik arayışına bir denge formülü önermiştir. Bu formül, Türk kimliğinin özünü muhafaza ederken Batı medeniyetinin kazanımlarından faydalanma esasına dayanır. Gökalp’in literatürde meşhur olan “hars ve medeniyet” ayrımı tam da bu dengeyi ifade eder: Hars (kültür), bir milletin kendi öz değerleri, dili, dini, estetiği ve ahlaki yapısıdır; medeniyet ise milletlerarası bilim, teknik ve gelişme düzeyidir. Gökalp şöyle der: “Hars millîdir, medeniyet beynelmileldir. Bir millet, medeniyetini değiştirebilir, fakat harsını değiştiremez.”. Bu cümle, onun Batı’dan alınacaklar ile alınmayacaklar konusunda çizdiği sınırı netleştirir. Yani bir millet, teknik ilerleme ve bilim gibi medeniyet unsurlarını dışardan alabilse bile, kendi kültürel ruhunu (harsını) korumak zorundadır; zira kültür değişirse o millet, millet olma vasfını yitirir.
Gökalp’in Batı medeniyeti karşısındaki tavrı, ne katı bir muhafazakâr ret ne de özenti dolu bir taklitçiliktir; aksine seçici ve eleştirel bir kabullenme şeklinde özetlenebilir. Tanzimat döneminin geliştirilmeye çalışılan Batılılaşma hamlelerini eleştirirken, onların sadece şeklen Batı’yı taklit ettiğini, asıl önemli olanın Batı’nın ilim ve fennini almak olduğunu belirtmiştir. Ona göre Osmanlı aydınları, “Batı’nın medeni (kültürel ve bilimsel) yönü ile siyasi (sömürgeci ve çıkarcı) yönünü” birbirine karıştırdıkları için aldanmışlardır. Gökalp, Küçük Mecmua’da yayımlanan bir yazısında bu hususu çarpıcı biçimde dile getirir: “Garp meselesinin iki safhası vardır: Siyasi Garp meselesi, medeni Garp meselesi. Avrupalılara karşı daima aldanmamızın sebebi, medeni Avrupa ile siyasi Avrupa’yı birbirine karıştırmamızdır. Medeni Avrupa’ya karşı duyduğumuz hürmet ve itimadı, zinhar siyasi Avrupa’ya karşı duymamalıyız.”. Bu sözlerle, Avrupalı devletlerin siyasal emellerine karşı uyanık olmayı ama Avrupa medeniyetinin bilim ve tekniğine de saygı duymayı öğütlemektedir.
Gökalp’in denge formülünün pratik yansıması, “Muasırlaşmak (Çağdaşlaşmak), Avrupalıların hayat tarzına benzemek değildir; Avrupa’dan ilim ve tekniği almaktır” şeklindeki görüşüdür. Yani o, Batılılaşmayı kılık kıyafet veya yaşam biçimi kopyacılığı olarak değil, akli ve fenni üstünlükleri yakalama çabası olarak tanımlar. Bu nedenle, örneğin Latin alfabesinin kabulü ya da fabrikalaşma gibi adımlar Gökalp’in gözünde Türk medeniyetini yükseltecek olumlu atılımlardır, fakat kültür alanında taklitçiliğe karşıdır. Türk toplumunun aile yapısı, ahlakı, musikisi gibi hususlarda kendi çizgisini koruyup geliştirmesi gerektiğini savunur. Hatta, Batı’dan gelen ahlaki çözülmeye karşı milli kültürü bir siper olarak görür: “Medeniyet modernleşme ile değişir ve yenilenir, kültür ise milletin kendine has özelliklerini korumasını sağlar; böylece baskın bir kültür kaynaklı modernleşmenin yol açacağı bozulmanın önüne geçer.”. Bu cümle, Gökalp’in modernleşme ile milli kimliği uzlaştırma çabasının özeti gibidir.
Batı medeniyeti-Türk kimliği dengesinde Gökalp’in formülasyonlarından biri de “Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak” üçlüsüdür. Burada Türkleşmek kültür/hars boyutunu, muasırlaşmak medeniyet boyutunu, İslamlaşmak ise manevi değer boyutunu temsil eder. Ona göre, bir Türk milliyetçisi hem öz kültürüne sahip çıkmalı (Türkleşmeli), hem çağın gereklerini yerine getirmeli (muasırlaşmalı), hem de ahlaki ve manevi yönden toplumun mayasını güçlü tutmalıydı (İslamlaşmalı). Batı’nın teknolojisini alırken, Doğu’nun (İslam’ın) ruhunu korumak işte bu dengeyi ifade eder. Gökalp, bu dengeyi kurabilmek için bazı somut öneriler de sunmuştur: Mesela hukuk alanında, İslam hukukunun (fıkıh) sabit olmayan kısımlarında içtihat yapılarak modern ihtiyaçlara göre yorumlanmasını, geri kalan kısımlarda ise Avrupa hukukundan faydalanılmasını tavsiye etmiştir. Keza eğitim alanında, pozitif bilimlerin tamamen Batı’dan alınabileceğini ancak sosyal bilimlerde milli ve İslami değerlerle harmanlanmış yerli bir yorum geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Gökalp’in en özgün başarısı, Batılılaşma ile millîleştirmeyi birbirine zıt değil, birbirini tamamlayan süreçler olarak gösterebilmesidir. Bu bakış açısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel modernizasyon stratejisinde etkili olmuştur. Atatürk’ün önderliğinde girişilen “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefi, aslında Gökalp’in yıllar evvel dile getirdiği muasırlaşma fikrinin siyasi uygulamaya dönüşmüş halidir. Ancak Atatürk devrimleri Gökalp’in öngörülerini aşarak dilde ve kültürde de sert kopuşlar gerçekleştirmiştir (örneğin fes yerine şapka giyilmesi, dilde Osmanlıca kelimelerin tasfiyesi gibi). Bu noktada Gökalp’in dengesinin pratikte tam olarak tutturulup tutturulmadığı tartışılabilir. Yine de, Gökalp’in eserleri Cumhuriyet elitlerine ilham kaynağı olmuş ve Batı’dan esinlenen fakat özünde Türk kalmayı amaçlayan bir medeniyet hamlesinin mümkün olduğunu kanıtlamıştır.
Sonuç olarak Ziya Gökalp, Batı medeniyeti ile Türk kimliği arasında bir köprü kurmaya çalışmıştır. O, ne kutuplaştırıcı bir Doğu-Batı ikilemine düşmüş, ne de kimliksiz bir taklitçiliğe sapmıştır. Aksine, Türk milletinin kendi kültürel benliğini muhafaza ederek çağdaş uygarlığın bir parçası olabileceğine inanmıştır. Bugün dahi Türkiye’de modernleşme tartışmalarında Gökalp’in bu denge fikri güncelliğini korur. Kimlik ve değişim arasındaki hassas terazide, Gökalp’in “hars ve medeniyet” kavramları, milli kimliği evrensel medeniyet içinde eritmeksizin var olma çabasının simgesi olarak değerini sürdürmektedir.
Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliği anlayışı, derin felsefi arka planı, sosyolojik tahlilleri ve pratik hedefleriyle, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte bir milleti yeniden tanımlamıştır. Milleti kültürel bir bütünlük olarak gören Gökalp, Türk toplumunun dil, din, ahlak ve estetik değerlerini milli kimliğin temeline yerleştirmiştir. Bu sayede Türk milliyetçiliği, etnik veya ırkçı bir eksenden uzak, kültürel ve manevi değerler ekseninde şekillenmiştir. Gökalp’in düşünceleri sadece teori düzeyinde kalmamış; İttihat ve Terakki yönetiminden Cumhuriyet hükümetlerine kadar pek çok politika ve reformda hayat bulmuştur. Laik hukuk düzeni, milli eğitim politikaları, dilin sadeleşmesi, halkçılık ilkesi gibi Türkiye’yi dönüştüren hamlelerde onun ideallerinin yansıması görülür.
Gökalp, halk ile aydınlar arasındaki uçurumu kapatmaya çalışan bir milliyetçilik anlayışı geliştirmiştir. Halkçılık prensibiyle milliyetçiliği toplumsal dayanışmaya bağlayarak, milli birliği sadece seçkinler değil bütün toplum için geçerli bir hedef haline getirmiştir. Bu yönüyle, Türk milliyetçiliğini dönemin diğer akımlarından farklı ve özgün kılmıştır. Ayrıca Batı medeniyetine bakışı, eleştirel bir benimseme tutumuyla, daha sonraki kuşaklara kimlik ve modernlik arasında bir denge arayışı miras bırakmıştır. Onun “medeniyet”i evrensel, “hars”ı milli kabul eden ayrımı, bugün de kültürel kimliğin korunarak modernleşme çabaları için klasik bir referans noktasıdır.
Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliği anlayışı, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurar. Osmanlı’nın mirasını tamamen reddetmeden, ancak yeni bir Türk ulus bilinci inşa ederek modern bir devletin ideallerini belirler. Bu idealler, milli egemenlik, milli kültür ve çağdaşlaşma sacayağında yükselmiştir. Gökalp, eserleri ve uygulamaya etki eden fikirleriyle, Türk milletinin kendi kendini tanımlama sürecinde eşsiz bir rehber olmuştur. Onu derinlemesine incelemek, sadece tarihteki bir fikir adamını anlamak değil, aynı zamanda Türkiye’nin fikirsel temelini ve güncel kimlik meselelerini de daha iyi kavramak demektir. Ziya Gökalp, fikirleriyle yaşamaya devam eden bir “fikrî abide” olarak, Türk milliyetçiliğinin dünü, bugünü ve yarını arasında köklü bir bağ kurmuştur.