
Mehmet Emin Yurdakul, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir zaman diliminde yaşamış, eserleri ve düşünceleriyle Türk milliyetçiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynamış bir şair ve fikir insanıdır. “Türk Şairi” veya “Milli Şair” unvanlarıyla anılan Yurdakul, 13 Mayıs 1869’da İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Babası balıkçı Salih Reis, annesi ise Bulgaristan göçmeni Emine Hanım’dır. İlk eğitimine bir sıbyan mektebinde başladıktan sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi’ni bitirdi; bir süre Mülkiye İdâdîsi’ne devam etti ancak 1887’de buradan ayrıldı. Ardından Bâb-ı Âli’de Sadaret Dairesi Evrak Kalemi’nde maaşsız kâtip olarak memuriyete başladı. 1889’da girdiği Mekteb-i Hukuk’taki eğitimini de iki yıl sonra yarıda bırakarak ayrılan Yurdakul, bu tarihten itibaren edebiyata yöneldi. Henüz 22 yaşındayken yazdığı Fazîlet ve Asâlet (1891) adlı düzyazı eserinde “ruh asaletinin soy asaletinden üstün” olduğunu vurgulayarak, toplumda soyluluk yerine erdemi yücelten görüşünü ortaya koydu. Bu eser, dönemin önde gelen edebiyatçıları tarafından takdir edilmiş ve Yurdakul’a Sadrazam Cevat Paşa’nın desteğiyle devlet görevlerinde yükselme imkânı sağlamıştır.
Yurdakul’un gençlik yılları, Osmanlı Devleti’nin siyasal ve toplumsal çalkantılar yaşadığı bir döneme denk gelir. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu toprak kayıplarıyla sarsılıyor; imparatorluğu ayakta tutmak için Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi fikir akımları devlet adamlarınca destekleniyordu. Yurdakul ise bu atmosferde kendi milliyetçilik anlayışını geliştirmeye başladı. 1892’de İstanbul’a gelen ünlü İslam düşünürü Cemâleddîn Efgānî’nin sohbetlerine katıldı; Efgānî’nin emperyalizme karşı duruşu ve Doğu toplumlarında milli şuuru uyandırma çabaları Yurdakul’u derinden etkiledi. Bu etkiyle, milletinin dil ve edebiyat alanındaki ihtiyaçları, özgürlükten yoksun oluşu ve medeniyetçe geri kalmışlığı üzerine kafa yormaya yöneldi. Nitekim Yurdakul, tam da bu konuların düzeltilmesini kendi görevi olarak görerek edebi faaliyetlerini şekillendirdi.
Osmanlı-Yunan Savaşı’nın patlak verdiği 1897 yılı, Yurdakul’un hem edebi kariyerinde hem de milliyetçi düşüncesinde bir dönüm noktası oldu. Cephedeki mücadelenin yarattığı duygularla kaleme aldığı “Cenge Giderken (Anadolu’dan Bir Ses)” başlıklı şiiri, “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” mısrasıyla başlayarak Türk kimliğini ve vatan sevgisini güçlü bir sesle dile getiriyordu. Yurdakul’un hece vezniyle ve sade bir Türkçe ile yazdığı bu milli duygularla yüklü şiirler, devrin aydınları arasında büyük yankı uyandırdı. Dikkat çekicidir ki o yıllarda devletin ileri gelenleri ve pek çok aydın Osmanlıcılık siyasetine bağlı kalmaya çalışırken, Yurdakul’un Türk milliyetçiliğini öne çıkaran bu şiirleri oldukça kayda değer bir çıkış olarak değerlendiriliyordu. 1898’de Yurdakul, aralarında Cenge Giderken şiirinin de bulunduğu dokuz şiirini Türkçe Şiirler adıyla kitaplaştırdı; bu kitap yayımlanır yayımlanmaz geniş bir şöhrete kavuştu ve Osmanlı sınırlarını aşarak Türk dünyasında da yankı buldu. Dönemin önemli edebiyatçılarından Recâizâde Mahmud Ekrem, Abdülhak Hâmid Tarhan, Şemseddin Sâmi ve Rıza Tevfik gibi isimler Türkçe Şiirler’e takrizler (övgü yazıları) yazarak Yurdakul’un sanat anlayışını övdüler. Böylece Mehmet Emin Yurdakul, edebiyatta halkın anlayacağı dilde millî duyguları terennüm eden yeni bir çığırın öncüsü olarak kabul edilmeye başlandı.
İlerleyen yıllarda Osmanlı’da II. Meşrutiyet’in ilanı (1908) ve siyasi çalkantılar Yurdakul’un hayatını da etkilemiştir. Yurdakul 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu; cemiyetin politikaları doğrultusunda Erzurum Rüsûmat Nâzırlığı (gümrük müdürlüğü) görevine atandı, ardından 1908’de Trabzon’a nakledildi. 31 Mart Vakası (1909) sonrasında Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle İstanbul’a çağrılarak kısa bir süre Bahriye Nezareti Müsteşarı (Denizcilik Bakanlığı müsteşarı) olarak görev yaptı. Aynı yıl içinde Hicaz valiliğine tayin edildi; ancak Mekke Emiri Şerif Hüseyin’le anlaşmazlık yaşaması üzerine 1910’da Sivas valiliğine geçirildi ve yaklaşık bir yıl sonra, hem sağlık sorunları hem de görevlerinde önünün kesildiği gerekçesiyle istifa edip İstanbul’a döndü. Temmuz 1911’de Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Ferit (Tek) gibi Türkçü aydınlarla birlikte kurulan Türk Ocağı derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve ilk genel başkanı seçildi. Aynı zamanda Türk Yurdu dergisinin çıkarılması için girişimde bulundu; ancak İttihat ve Terakki içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle dergi yayına başlayamadan Erzurum’a vali vekili olarak atanıp İstanbul’dan uzaklaştırıldı. 1913’te Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Musul mebusu (milletvekili) seçilerek yeniden siyasi hayata dönen Yurdakul, Osmanlı’nın son yıllarında Türk milliyetçisi aydınlar arasında önemli bir mevki edinmişti.
I. Dünya Savaşı yıllarında milliyetçi faaliyetlerini sürdüren Yurdakul, Aralık 1914’te Türk Ocağı tarafından “Türklerin ilk büyük millî şairi” olarak onurlandırıldı; onun adına büyük bir tören düzenlendi. Çanakkale Savaşı sırasında oluşturulan İstanbul Heyet-i Edebiyyesi (İstanbul Edebî Heyeti) ile birlikte cepheye giderek Mehmetçik’e moral aşılayan konuşmalar yaptı. Mütareke döneminde İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi üzerine, Yurdakul milli direnişe katılmak amacıyla Nisan 1921’de Anadolu’ya, Ankara’ya geçti. Mehmet Âkif Ersoy ve Sâmih Rifat ile birlikte halkı ve orduyu Milli Mücadele’ye teşvik eden konuşmalar yapmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaştı. Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyet’in ilanı (1923) sonrasında siyasi alanda da aktif olan Yurdakul, yeni devletin kuruluş felsefesine uygun biçimde hizmet etti. 1923’te Şarkîkarahisar (Şebinkarahisar) mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi, 1927’de tekrar Şebinkarahisar mebusu seçildi. 1930’da kısa ömürlü Serbest Cumhuriyet Fırkası’na katılarak çok partili siyasi denemeye iştirak etti; akabinde 1932’de Urfa, 1943’te ise İstanbul milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Hayatının son yıllarında da ülkenin kültürel gelişimine katkıda bulunan Yurdakul, 14 Ocak 1944’te İstanbul’da vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Mehmet Emin Yurdakul’un yaşadığı dönem, Osmanlı’dan modern Türkiye’ye geçiş sürecinin tüm çalkantı ve dönüşümlerini içeriyordu. O, imparatorluğun çözülüş sancılarını, dünya savaşını ve bir ulusal kurtuluş mücadelesini bizzat tecrübe etti. Bu tarihsel arka plan, Yurdakul’un fikir dünyasını ve milliyetçilik anlayışını derinden etkilemiş; onu, toplumsal sorunlara duyarlı, ulusal bilinci uyandırmayı gaye edinen bir şair ve münevver olarak şekillendirmiştir.
Mehmet Emin Yurdakul’un milliyetçilik anlayışı, hem kişisel hayat tecrübelerinin hem de devrin entelektüel akımlarının etkisiyle biçimlenmiştir. Halk kökenli bir aileden gelmesi ve çocukluğunda babasından dinlediği halk hikâyeleri, onda milli kültüre ve halka ait olana karşı derin bir sevgi uyandırdı. Kendini “tam anlamıyla bir halk çocuğu” olarak nitelendiren Yurdakul, edebî zevkini halk masallarından, destanlardan ve Anadolu insanının dilinden aldı. Bu sayede milliyetçilik anlayışının temeline, halka dayanma ve halkın değerlerini yüceltme fikri yerleşti. Nitekim daha ilk eserinde soylu bir aileden gelmese de erdem sahibi olmanın üstünlüğünü savunarak, milliyetçiliğini aristokrasi karşıtı ve halkçı bir zemine oturttuğu görülür. Yurdakul, millet kavramını saray veya seçkin zümre üzerinden değil, bizzat halkın kendisi üzerinden tanımlamaktaydı.
Yurdakul’un milliyetçilik fikrinin entelektüel köklerinde, dönemin çeşitli düşünsel akımlarıyla etkileşim de önemli rol oynar. Gençlik döneminde tanıştığı Cemâleddîn Efgānî, onda hem emperyalizme karşı bir bilinç hem de Doğu toplumlarında milli uyanış fikrine dair ilham uyandırmıştır. Ancak Yurdakul, Efgānî’nin daha çok İslam birliği ekseninde dile getirdiği anti-emperyalist düşünceleri Türk milleti özelinde yorumlamış, milliyetçi bir bilinç geliştirmiştir. Ayrıca Namık Kemal gibi vatan şairlerinin fikir mirası da Yurdakul’un ufkunu genişletmiştir. Namık Kemal’in ortaya attığı vatan kavramı etrafındaki fikirler, Yurdakul’un şiirlerinde daha somut bir karakter kazanmış; soyut vatanseverlik yerine toprağa ve o toprak üzerinde yaşayan millete adanmış daha somut bir vatan sevgisi anlayışı belirmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, Yurdakul’un milliyetçiliğinin duygusal ve somut bir zemine oturarak halkı derinden etkilemesini sağlamıştır.
Mehmet Emin Yurdakul, Türkçülük akımı içinde müstesna bir yere sahiptir. İmparatorluğun son döneminde filizlenen Türkçülük düşüncesi, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarından farklı olarak Türk milletinin diline, tarihine ve kültürüne öncelik veriyordu. Yurdakul, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınlarla aynı milliyetçi dalganın parçası olarak görülse de, onlardan önce şiirleriyle geniş kitlelere ulaştığı için Türkçülük fikrinin edebiyattaki öncülerinden sayılır. 1897’de yayımlanan şiirleri, Milli Edebiyat akımının başlamasında bir kıvılcım oldu ve Türk edebiyatında milliyetçilik hareketinin adeta başlangıcı kabul edildi. Edebiyat tarihçileri Yurdakul’u, Türk edebiyatı tarihlerinde Millî Edebiyat olarak adlandırılan akımın başlatıcısı olarak kaydederler. Onun eserlerinde ortaya koyduğu dil ve fikir tercihleri, sonraki kuşak milliyetçi edebiyatçılara kılavuzluk etmiştir. Öyle ki Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde etkili olan Memleketçi Edebiyat (Anadolu’yu ve memleket gerçeklerini ele alan edebiyat) da kökenlerini Yurdakul’un eserlerine dayandırır.
Yurdakul’un milliyetçilik anlayışının bir diğer temel unsuru, halkçılık ilkesidir. Halkçılık, halkın egemenliğini ve refahını esas alan, sınıf ayrımlarını reddeden bir görüştür. Mehmet Emin, daha imparatorluk döneminde kaleme aldığı yazılarında ve şiirlerinde, Anadolu köylüsünü, sıradan insanı yüceltip onların sesini edebiyata taşıdı. Sanatta “güzellik kadar millî fayda” da gözetilmelidir diyen Yurdakul, edebiyatı sadece seçkinlerin estetik zevklerine hizmet eden bir araç olmaktan çıkarıp toplumsal bilinç uyandırmanın bir vasıtası haline getirmek istedi. Ona göre gerçek millî edebiyat, halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan, onların anlayabileceği dille yazılan edebiyattı. Yurdakul’dan önce de sade Türkçe ve hece vezni kullanan şairler vardı; ancak hiçbiri halkın his ve hayallerini Yurdakul kadar doğrudan dile getirmemişti. Yurdakul’un farkı, vezin (ölçü), dil ve fikir bakımlarından Türklüğü yansıtan şiir örneklerini ortaya koymuş olmasıdır. Bu yönüyle hem halkçılık hem milliyetçilik prensiplerini edebiyatında birleştirerek, millî bilincin tabana yayılmasına hizmet etmiştir.
Aynı doğrultuda, Yurdakul’un Türk Ocağı’nın kuruluşundaki rolü de milliyetçilik anlayışının pratik bir yansımasıdır. 1911’de kurulan Türk Ocağı, Türkçü aydınların bir araya gelerek milli kimliği güçlendirme ve Türk halkını modernleşme sürecine hazırlama amacı güden bir dernekti. Yurdakul, bu derneğin fiili kurucularından ve ilk başkanlarından biri olarak Türk milliyetçiliğinin kurumsallaşmasına katkıda bulundu. Türk Ocağı çatısı altında genç nesillere millî tarih şuuru ve halkçı değerler aşılanmasında önderlik yaptı. Ayrıca yurt içinde düzenlenen mitinglerde, panellerde ve cephe ziyaretlerinde halka moral vermek, “Türklüğü uyandırmak” için aktif bir şekilde yer aldı. Özellikle I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında, Yurdakul’un bu tür toplumsal faaliyetlerin başında bulunarak adeta fikirleriyle eylemi birleştirdiği görülür.
Mehmet Emin Yurdakul’un milliyetçilik anlayışı, kültürel Türkçülük ve halkçılık temelleri üzerinde yükselir. Osmanlı’nın son döneminde hakim olan çok etnisiteli imparatorluk kimliği yerine, Türk milletinin dilde ve gönülde birliğini esas alan bir kimlik anlayışını savunmuştur. Bunu yaparken de halkın değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalmış, milliyetçiliği halkın refahı ve uyanışı ile bir arada düşünmüştür. Bu sebeple Yurdakul’un milliyetçiliği, elitist bir ideoloji olmaktan ziyade, dönemin özgürlük ve ilerleme arayışlarıyla örtüşen, toplumcu ve demokratik bir milliyetçilik olarak nitelenebilir.
Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri, onun milliyetçilik anlayışının en somut ve etkileyici ifadesi olarak değerlendirilebilir. Şiirlerinde Türk kimliği, vatan sevgisi ve halkçılık vurgusu belirgin biçimde öne çıkar. Özellikle 1897 Türk-Yunan Savaşı sırasında yazdığı şiirler ve devamında gelen eserleri, Türk milletinin dertleriyle hemhal olan bir şairin kaleminden çıkmış milli heyecan manifestoları gibidir. Örneğin, Osmanlı ordusunun savaşa gittiği günlerde yazdığı “Cenge Giderken” şiirinde coşkulu bir seslenişle şöyle der:
“Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı.
Ata yurdun, evlât bulmaz, giderim.”
Bu dizelerde Yurdakul, vatanı ataların mirası ve kutsal bir değer olarak tanımlarken, gerektiğinde uğruna canını vermeye hazır olduğunu ifade eder. Aynı şiirin meşhur ilk mısrası “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” ise onun milli kimliği tanımlama biçimini gösterir: Türk olmak, onun gözünde, başlı başına ulvi (yüce) bir değerdir. Bu satırlar, Yurdakul’un kaleminde Türk kimliği ile manevi değerlerin (din gibi) atbaşı gittiğini, ancak etnik kimliğin de en az din kadar yüce sayıldığını ortaya koyar. Bu vurgu, Osmanlı döneminde alışılmış Osmanlı kimliği söylemine karşı, Türk milletini tarih sahnesine bir özne olarak çağıran bir yakarıştır. Nitekim Cenge Giderken ve benzeri şiirler, yayımlandıkları dönemde halkın milli duygularını galeyana getirmiş; Yurdakul, Anadolu’dan yükselen gür bir Türk sesi olarak karşılanmıştır.
Yurdakul’un şiirlerinde vatan sevgisi son derece somut ve içten bir şekilde işlenir. Namık Kemal’in 19. yüzyılda başlattığı vatan edebiyatı, Yurdakul’un dizelerinde günlük hayatın ve mücadelenin içine girmiştir. Yalnızca soyut bir vatan ideali değil, Anadolu’nun köyleri, dağları, cepheleri, bu vatan için savaşan Mehmetçikler ve fedakâr halk onun şiirlerinin baş kahramanlarıdır. Örneğin 1914’te Balkan Savaşları’nın ıstıraplı günlerinde yayımlanan Türk Sazı adlı şiir kitabında, yenilginin hüznü içindeki millete yeniden iman ve irade aşılamaya çalışır. Ardından I. Dünya Savaşı yıllarında arka arkaya kaleme aldığı Ey Türk Uyan! (1914), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1916), Dicle Önünde (1916), Turan’a Doğru (1918) ve Zafer Yolunda (1918) gibi eserlerinde, cephede çarpışan Türk askerine cesaret ve moral veren dizeler yer almıştır. Bu eserler adeta milli birer marş gibi, savaş yıllarında askerin en önemli manevi güç kaynaklarından biri olmuştur. Yurdakul, şiirleriyle sadece bir edebi ürün ortaya koymamış, aynı zamanda milletinin bağımsızlık mücadelesine manevi cephanelik taşıyan bir nefer olmuştur. Kendisi de bu misyonun bilincinde olarak sanatını büyük savaşlara adamış ve bunu bir sorumluluk telakki etmiştir.
Halkçılık Yurdakul’un şiirlerinin dilinde ve özünde belirgin bir unsurdur. Sanatını halkın hizmetine sunma ülküsü, onu edebi üslup bakımından da yenilikçi kılmıştır. Yurdakul, Servet-i Fünûn edebiyatçılarının tercih ettiği ağır Osmanlıca ve aruz vezni yerine, sade bir Türkçe ve hece veznini kullanmayı bilinçli olarak seçti. Üstelik bu seçim, döneminin ihtiyaçlarına cevap veren bir tavırdı: Amaç, “herkes tarafından okunup anlaşılabilen ve zevk alınabilen şiirler yazmak” idi. Onun bu halk diliyle yazdığı şiirler, İstanbul’un aydın çevrelerinden Anadolu’nun köy odalarına kadar geniş bir coğrafyada anlaşılmış ve yankılanmıştır. Bu yönüyle Yurdakul, sade Türkçe ve hece vezniyle yazılmış milli şiirin öncüsü sayılır. Hatta kendisi, edebiyatta yaptığı bu dil sadeleşmesini bir tür reform hareketi olarak görmüştür. Martin Luther’in İncil’i Latinceden halkın dili olan Almancaya çevirerek Avrupalıların zihninde bir aydınlanma başlattığını hatırlatan Yurdakul, benzer şekilde Türk edebiyatında herkesin anlayacağı bir dil kullanmanın medeniyet için elzem olduğuna dikkat çekmiştir. Böylece dildeki bu seküler ve halkçı tavır, onun milliyetçi söylemine güç katmış, edebiyatı halk ile millet arasında bir köprü haline getirmiştir.
Yurdakul’un edebi üslubu içerik kadar biçimde de milliyetçi ideallerine uygundur. Şiirlerini aruz yerine hece ölçüsüyle yazarken, klasik halk şiirinin kalıplarını yaratıcı şekilde esnetti. En çok kullanılan 7’li, 8’li, 11’li hece kalıpları yerine 16’lı ya da 19’lu hece ölçülerini denedi; nazmı (şiiri) nesre yaklaştıran, hitabet üslubunu andıran dizeler kurdu. Bu tercihler, şiirlerine avam bir sadelik verirken aynı zamanda güçlü bir retorik kattı. Onun şiirleri, edebiyat eleştirmenlerince teknik açıdan kimi zaman “tekdüze ve ahenksiz” bulunsa da coşkulu bir hitabet gücüne sahip olduğu teslim edilir. Gerçekten de Yurdakul’un birçok şiiri, sanki bir meydanda halka sesleniyormuşçasına yüksek bir duyguyla yazılmış, ulusa seslenen bir tondadır. Bu retorik üslup, milli duyguları kabartmak ve ortak bir kimlik bilinci yaratmak hususunda son derece etkili olmuştur.
Mehmet Emin Yurdakul’un şiir ve yazıları, Milli Mücadele döneminde de önemli bir işleve sahipti. Mondros Mütarekesi sonrasında vatanın işgale uğramasıyla birlikte Yurdakul, kalemiyle ve bizzat sahada konuşmalarıyla direnişi destekledi. 1918’de yayınladığı İsyan ve Dua adlı manzum eserinde ve aynı yıl kaleme aldığı Türk’ün Hukuku adlı düzyazısında, işgal altındaki halkın duygu ve düşüncelerine tercüman oldu. İstanbul’un işgaliyle birlikte Ankara’da başlayan kurtuluş hareketine katıldıktan sonra, edebi birikimini ve hatiplik yönünü Anadolu’da seferber etti. Mehmet Âkif’le birlikte camilerde, meydanlarda yaptıkları konuşmalar, şiirleri kadar etkiliydi. Yurdakul’un cephedeki askere moral vermek için yazdığı “Ordunun Destanı” (1916) adlı eserinde ilk defa “Mustafa Kemal” adının mısralarda geçmesi de sembolik bir önem taşır; Millî Mücadele’nin liderini daha o yıllarda şiire taşıyarak selamlamıştır. Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra Yurdakul, milli zaferin coşkusunu Aydın Kızları (1921) gibi şiirlerle kutlamış; Cumhuriyet’in ilanından sonra ise “Mustafa Kemal” (1928) adını taşıyan bir manzum eser yazarak cumhuriyetin liderine duyduğu minnet ve hayranlığı dile getirmiştir. 1928’de yayımlanan Dante’ye adlı mensur eserinde dahi milli konulara evrensel bir perspektiften bakmayı sürdürmüştür. Bütün bu eserler, Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında Türk milletinin hissiyatına tercüman olmuş, ulusal birliğin ve bilincin pekişmesine katkıda bulunmuştur. Yurdakul’un sanat hayatı boyunca kaleme aldığı şiir kitaplarının hemen hepsi, bir bakıma Türk ulusunun tarih sahnesinde verdiği varoluş mücadelesinin edebi günlüğü niteliğindedir.
Mehmet Emin Yurdakul, eserleri vasıtasıyla milliyetçi düşünceyi toplumun en geniş kesimlerine ulaştırmayı başarmış bir edebiyatçıdır. Şiirlerindeki Türk kimliği vurgusu, vatan aşkı ve halk sevgisi, onun milliyetçilik anlayışını sadece teoride değil pratikte de yaşattığının kanıtıdır. Halkın dilini ve duygusunu şiire taşıyarak milli edebiyat akımını başlatmış; zor zamanlarda kalemiyle bir nefer gibi savaşarak ulusun hafızasında yer eden eserler bırakmıştır. Bu yönüyle Yurdakul’un edebi mirası, Türk milliyetçiliğinin edebiyattaki en güçlü referans noktalarından birini oluşturur.
Mehmet Emin Yurdakul’un milliyetçilik düşüncesi, temelde seküler bir perspektife dayanır. Osmanlı’nın son döneminde gelişen İslamcılık akımı, ümmet birliğini ve dini kimliği ön plana çıkarırken; Yurdakul, millet olgusunu tanımlarken din olgusunu geri planda tutmamış fakat onu etnik-kültürel kimlikle dengelemiştir. “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” sözü bu dengeyi gösterir: Yurdakul’a göre Türklük de İslamiyet kadar ulvi bir değerdir ve Türk milleti kendi başına yüce bir birlikteliktir. Bu yaklaşım, Osmanlı milleti kavramından Türk milleti kavramına geçişi temsil eden seküler bir milliyetçiliğe işaret eder. Zira Osmanlı toplumunda kimlikler büyük oranda din temelinde (Müslim-gayrimüslim şeklinde) tanımlanırken, Yurdakul Türk kimliğini dil, kültür ve tarih birliği temelinde tarif etmiştir. O, milli kimliğin inşasında İslam dinini ortak kültürün bir parçası olarak görse de, asıl vurguyu Türk tarihine ve değerlerine yapar. Şiirlerinde ve düzyazılarında İslam vurgusu oldukça sınırlıdır; daha ziyade Orhun Yazıtları’ndan başlayıp Oğuz Kağan Destanı’na, oradan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan Türk tarihinin parlak sayfalarına atıflar yapar. Özellikle Ey Türk Uyan! kitabındaki şiirlerde Türklerin Altaylardan Anadolu’ya gelişi, fetihleri ve medeniyet kuruculuğu destansı bir üslupla anlatılır. Bu tarihsel ve seküler anlatı, Yurdakul’un millet anlayışının ırkçı olmadan etnik ve kültürel temelli olduğunu gösterir: Türk milleti, ortak bir dilin, tarihin ve ülkünün paylaşıldığı büyük bir ailedir.
Yurdakul’un milliyetçiliği ile Osmanlıcı ve İslamcı milliyetçilik anlayışları arasında belirgin farklar bulunur. Osmanlıcılık, imparatorluk içindeki Türk, Arap, Arnavut, Rum, Ermeni gibi tüm etnik unsurları “Osmanlı” üst kimliği altında birleştirmeye çalışan bir ideoloji idi. Bu bakış açısı, etnik köken yerine ortak vatan ve hanedan bağlılığını esas alıyordu. Yurdakul ise Osmanlıcılığın geçerliliğini yitirdiği bir dönemde, imparatorluğun dağılmasını önleyemeyen bu üst kimlik yerine Türk kimliğini merkeze aldı. Onun şiirleri yayımlandığında Osmanlı aydınlarının çoğu hala Osmanlıcılığı savunurken, Yurdakul alenen Türk milletinden bahsediyor ve Türk’ün yüceliğini dile getiriyordu. Bu yönüyle, çokuluslu imparatorluğun çözülüş sürecinde etnik temelde bir milliyetçiliğin sesi oldu. Öte yandan İslamcı milliyetçilik bir anlamda Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerde tezahür ettiği şekliyle, milli kimliği İslam dini potası içinde eriten bir anlayışı ifade ediyordu. Mehmet Akif, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” derken Batı’ya karşı İslami kimlikle direnç gösteriyor ve İslam ümmetini yüceltiyordu. Yurdakul ise Batı emperyalizmine karşı tepkiyi doğrudan doğruya Türk milletinin uyanışı üzerinden temellendiriyordu. Onun milliyetçiliğinde din, milli kültürün bir parçasıdır fakat belirleyici tek unsur değildir. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte resmi ideoloji haline gelen laik Türk milliyetçiliğiyle de uyumludur.
Mehmet Emin Yurdakul, erken Cumhuriyet dönemi milliyetçiliği ile büyük ölçüde paralel bir düşünce yapısına sahipti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, Osmanlı’nın son döneminde gelişen Türkçülük birikimini devralarak, laik ve ulus devlet temelli bir ideoloji benimsediler. Yurdakul, hem Milli Mücadele’ye katılıp Anadolu’ya geçerek hem de Cumhuriyet’in ilanından sonra aktif siyaset yaparak bu sürecin içinde fiilen yer aldı. Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’ya geçen aydınlar arasında Yurdakul’u özel bir saygıyla karşılamış, onu “Türklerin mübarek babası” olarak nitelendirip halka verdiği bilinçlendirme mücadelesini övgüyle karşılamıştır. Bu ifade, Yurdakul’un yeni kurulan ulus devlette manevi bir lider, yol gösterici bir figür olarak görüldüğüne işarettir. Nitekim Cumhuriyet’in ideolojik temellerinden biri olan Halkçılık, Yurdakul’un yıllardır savunduğu halkın egemenliği ve eşitliği fikri ile bire bir örtüşüyordu. 1923’te kaleme aldığı Halk Hükümeti – Halkçılık adlı eserinde, milli devletin ancak halkın tamamını kucaklayarak ve sınıf ayrımı gözetmeyerek yükselebileceği fikrini dile getirdi. Bu düşünce, Cumhuriyet’in ilanından sonra Anayasa’ya giren Halkçılık ilkesi ile aynıdır. Yine Atatürk’ün önem verdiği Dil Devrimi ve Türk Tarih Tezinin toplumda karşılık bulabilmesi için zaten Yurdakul gibi aydınlar yıllar önce zemin hazırlamıştı. Yurdakul’un bütün şiir hayatı, Türk dilinin sadeleşmesi ve milli tarihin yüceltilmesi üzerine kuruluydu. Bu bakımdan, erken cumhuriyet milliyetçiliği Yurdakul’un fikirleriyle beslenmişti.
Cumhuriyetçi kimliğiyle bilinen Yurdakul, inkılaplara da yürekten bağlı idi. 1933’te kaleme aldığı Ankara şiirinde Cumhuriyet devrimlerini (inkılapları) gönülden benimsediğini ve Atatürk’e sadakatini dile getirmiştir. Laik eğitim, hukuk ve toplumsal reformlar onun nazarında Türk milletini muasır medeniyet seviyesine çıkaracak adımlardı. Bu yönüyle, Yurdakul’un milliyetçiliği tutuculuğa saplanmamış, aksine yenilikçi ve ilerlemeci bir karakter taşımıştır. Osmanlıcı veya İslamcı ideolojilerin aksine, milli egemenlik, çağdaşlaşma ve laiklik prensiplerini milliyetçilik potasında birleştirebilmiştir. Sonuç olarak Yurdakul’un düşünce dünyasında milliyetçilik, etnik kimliği, dil birliğini ve laik ilerlemeciliği esas alan; imparatorluk bakiyesi çokkültürlülüğü değil, kurucu Türk unsurunun birliğini ve yükselişini hedefleyen bir çizgide gelişmiştir. Bu çizgi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin resmi ideolojisinde de karşılığını bulduğu için Yurdakul, fikirleri Cumhuriyet’le barışık ve hatta onu önceleyen bir milliyetçi aydın olarak tarihe geçmiştir.
Mehmet Emin Yurdakul’un milliyetçilik anlayışı, sadece yaşadığı dönemde değil, 20. yüzyıl boyunca Türk milliyetçiliği üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Onun 1890’larda başlattığı dilde sadeleşme ve milli konuları edebiyata taşıma hareketi, 1910’lar ve 1920’larda Milli Edebiyat akımı olarak adlandırılan daha geniş bir harekete dönüşmüştür. Ziya Gökalp’ın teorik çerçevesini çizdiği, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde uyguladığı millî edebiyat ideallerinin ilk tohumlarını şiirde atan Yurdakul, bu yönüyle edebi tarihte bir öncü olarak anılır. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki Memleketçi edebiyat ve Köy edebiyatı akımlarının da Yurdakul’un açtığı yoldan ilerlediği belirtilir; Anadolu insanının yaşamını, sorunlarını ve değerlerini edebiyatın merkezine koyma fikri ondan mirastır. Türk şiirinde hece vezninin ve sade dilin hakim konuma gelmesinde, halk şiiri geleneğinin modern şiire eklemlenmesinde Yurdakul’un katkısı büyüktür. Bu nedenle o, sadece kendi döneminin değil, sonraki kuşakların da millî şairi olmuştur. 1910’larda İstanbul’da yapılan bir törende kendisine resmen “Türklerin ilk büyük millî şairi” unvanının tevcih edilmesi, daha hayattayken efsaneleştiğinin kanıtıdır. Yine aynı dönemde Türk Ocağı bünyesinde gençlere milliyetçi fikirlerin aşılanmasında Yurdakul’un şiirleri ve yazıları bir tür müfredat işlevi görmüştür. Onun eserleri, sadece Türkiye’de değil, Azerbaycan başta olmak üzere diğer Türk topluluklarında da okuyup yazan nesilleri etkiledi; örneğin Azerbaycan edebiyatının önemli isimleri Ahmed Cevad ve Hüseyin Cavid, şiirlerinde Yurdakul’un izlerini taşıdılar. Bu durum, Yurdakul’un Türk dünyasında da milliyetçi uyanışın edebi pırıltılarından biri olduğunu gösterir.
Günümüz Türk milliyetçilik anlayışlarıyla Yurdakul’un görüşlerini karşılaştırdığımızda, hem devamlılık arz eden temalar hem de farklılaşan yönelimler görmek mümkündür. Benzerliklerin başında, Yurdakul’un vurgu yaptığı bazı millî değerlerin hala güncelliğini koruması gelir. Örneğin dil birliği ve Türkçenin saf hali, bugün de pek çok milliyetçi tarafından savunulan bir idealdir. Türk Dil Kurumu’nun çalışmaları, dilde sadeleşme ve yabancı kelimelerin arındırılması çabaları, Yurdakul’un dil konusunda açtığı yolun devamıdır denebilir. Keza vatan sevgisi ve ulusal birlik temaları, hem Yurdakul’un zamanında hem de bugün milliyetçi söylemlerin merkezindedir. Bugün okullarda öğrencilere okutulan “Vatan sevgisi imandandır” veya “Ne mutlu Türküm diyene!” gibi sözler, Yurdakul’un milli coşkusu ile büyük ölçüde örtüşür. Onun şiirlerinde dile getirdiği Türk tarihine ve kahramanlarına övgü, günümüzde de resmi törenlerden popüler kültüre kadar pek çok alanda yaşatılmaktadır. Ayrıca halkçılık ilkesi, aradan geçen yüzyıla rağmen, milliyetçi söylemlerde yankı bulur. Modern Türk milliyetçiliğinin bir damarı olan ulusalcı çizgi, tıpkı Yurdakul gibi köylü ve işçi gibi emekçi sınıfları milletin özü sayan, halk egemenliğini vurgulayan bir söylem tutturmuştur. Bu bakımdan, Yurdakul’un millet anlayışındaki toplumsal kapsayıcılık fikri günümüzde de yaşamaktadır.
Öte yandan, farklılıklar da göz ardı edilemez. Yurdakul’un yaşadığı dönem, Türk milliyetçiliğinin yükseliş ve inşa dönemiydi; dolayısıyla onun söylemi daha çok bir uyandırma, inşa etme ve birlik sağlama amacı güdüyordu. Günümüz milliyetçiliği ise mevcut bir ulus-devletin sınırları içinde, farklı iç ve dış dinamiklerle karşı karşıya olan bir ideolojidir. Bu nedenle Yurdakul’un milliyetçiliğindeki ilerlemeci ve kurucu ton, bazı çağdaş milliyetçi söylemlerde yerini korumakla birlikte, günümüzde milliyetçilik bazen daha savunmacı veya tepkisel tonlara bürünebilmektedir. Örneğin Yurdakul, Türk milletini medeni yönden ilerletme, cehaletten kurtarma hedefindeyken, bugünün milliyetçileri daha çok var olan kazanımları koruma, küreselleşmenin olumsuz etkilerine direnme vurgusu yapabilmektedir. Bu, tarihsel koşulların getirdiği bir perspektif farkıdır.
Mehmet Emin Yurdakul’un milliyetçilik anlayışı, 20. yüzyıl Türk düşüncesinin ve siyasetinin temel taşlarından biri olmuş; onun açtığı yol, Cumhuriyet’in resmi ideolojisinde ve edebî hareketlerinde karşılık bulmuştur. Günümüz milliyetçilik anlayışları, değişen şartlar nedeniyle farklılıklar gösterse de, Yurdakul’un vatanseverlik, dil birliği, halk sevgisi ve milli onur konularındaki mirası hala canlıdır. Onun adı, Türk edebiyatında ve tarihinde milliyetçi ideallerle özdeşleşmiş bir isim olarak yaşamaya devam eder. Bu nedenle Yurdakul’u derinlemesine incelemek, sadece tarihsel bir kişiliği anlamak değil, aynı zamanda Türkiye’nin milliyetçilik serüveninin kökenlerini ve evrimini kavramak açısından da büyük önem taşır.