Türklerin tarih boyunca dünya sahnesinde güçlü bir millet olarak varlık göstermesinin en büyük sebeplerinden biri, üstün askeri yetenekleri ve disiplinli ordularıdır. Bozkırın sert coğrafyasında şekillenen Türk savaşçıları, yalnızca bireysel cesaretleriyle değil, askeri teşkilatlanmadaki ustalıklarıyla da tarih boyunca birçok büyük imparatorluğu dize getirmişlerdir. Savaş, göçebe Türk toplulukları için yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir gelenek ve bir sanat olarak görülmüştür. Türkler için savaş, yalnızca bir milletin bekasını sağlamak için verilen bir mücadele değil, aynı zamanda bireyin kendisini kanıtlama, kahramanlık gösterme ve soyunu yüceltme aracıdır. Eski Türk savaş kültürü, disiplinli bir ordu teşkilatı, gelenek haline gelmiş bir savaşçı ahlakı ve son derece esnek ama etkili bir askeri organizasyona dayanıyordu. Ordu, sadece fetihler yapmak ya da sınırları korumak için değil, aynı zamanda devletin temel direği olarak görülüyordu. Güçlü bir ordu olmadan güçlü bir devlet kurulamaz, düzenli bir askeri teşkilatlanma olmadan halk korunamazdı. İşte bu anlayış, Türklerin askerî yapısını tarihin en etkili savaş mekanizmalarından biri haline getirmiştir.
Türk ordusunun en temel özelliklerinden biri, katı bir hiyerarşiye ve stratejik bir organizasyona sahip olmasıydı. Eski Türk devletlerinde ordu, rastgele toplanmış savaşçılardan oluşmaz, aksine sistemli ve düzenli bir teşkilatlanma ile yönetilirdi. Bu teşkilatlanmanın temelinde onluk sistem bulunurdu. Onluk sistem, orduyu küçük ve etkili birimlere ayırarak her birimin kendi içinde komuta edilmesini sağlayan askeri bir yapılanmaydı. Bu sistemin en önemli avantajı, komuta zincirinin net olması, her savaşçının belirli bir düzen içinde hareket etmesi ve emirlerin hızlı bir şekilde uygulanabilmesiydi. Ordunun başında kağan ya da başkomutan olarak görev yapan bir bağbuğ bulunur, onun emri altındaki büyük birlikler ise binbaşılar ve yüzbaşılar tarafından yönetilirdi. En küçük askeri birlik, on kişiden oluşan "onluk" gruplardı ve bunlar bir yüzbaşı komutasında yüzlük birliklere bağlanır, yüzlükler binlik birliklere dönüşerek daha büyük ordular meydana getirirdi. Bu yapı, savaş alanında hızlı hareket edebilmeyi, düşmanı kuşatma taktikleriyle etkisiz hale getirebilmeyi ve birlikler arasında koordinasyonu sağlamayı kolaylaştırıyordu.
Onluk sistem, savaş meydanında büyük bir avantaj sağlıyordu. Türk süvarileri, hafif silahlarla donatılmış hızlı birlikler olarak organize edilirken, onluk sistem sayesinde ordunun her birimi bağımsız olarak hareket edebilme yeteneğine sahipti. Düşman orduları genellikle büyük, hantal ve merkeziyetçi yapıya sahip olduğu için, Türk savaşçıları ani saldırılar, sahte ricat taktikleri ve gerilla savaşına benzer yöntemlerle düşmanı yıpratarak üstünlük sağlamıştır. Bu sistem, Moğollar gibi daha sonraki savaşçı kavimler tarafından da benimsenmiş ve dünya askeri tarihine büyük bir miras bırakmıştır.
Ancak Türk ordusu yalnızca düzenli bir teşkilatlanmaya dayanmaz, aynı zamanda bir savaşçı ruhuna, yani alp geleneğine sahipti. Alp geleneği, Türk toplumunda savaşçılar için bir ahlak kurallar bütünüydü. Bir Türk savaşçısı için cesaret, sadakat ve adalet en önemli erdemler arasındaydı. Türk savaşçısı, yalnızca güçlü bir asker olmakla kalmaz, aynı zamanda ahlaklı, disiplinli ve halkını koruyan bir kişi olmak zorundaydı. Alp, yalnızca bireysel kahramanlık gösteren biri değil, aynı zamanda halkını savunan, kağanına ve devletine bağlı olan bir kişi olmalıydı. Alp geleneğinde, savaşçılar bireysel olarak cesur olmanın ötesinde, topluma faydalı olmak zorundaydı. Bir savaşçı, kahramanlık gösterirken töreyi ve halkının huzurunu korumayı da unutmamalıydı. Bu yüzden, Türk ordusunda savaşçılar belirli bir eğitimden geçer, fiziksel ve zihinsel olarak yetiştirilir, töreye bağlılık ve disiplin konusunda eğitilirdi.
Türk ordusunda en büyük öneme sahip unsurlardan biri de askeri disiplin idi. Türk savaşçıları, bireysel cesaretleriyle ünlü olsalar da, disiplinli ve organize olmadan savaş alanında başarılı olamazlardı. Türk ordusu, katı bir emir-komuta zincirine sahipti ve her savaşçı, bağlı olduğu komutanın emirlerine mutlak bir şekilde itaat etmek zorundaydı. Emirler, savaş başlamadan önce net bir şekilde belirlenir, her birlik savaş sırasında ne yapacağını bilirdi. Bu disiplin, Türk ordusunu yalnızca bireysel kahramanlıklara dayalı bir savaş gücü olmaktan çıkarıp, organize ve planlı bir savaş makinesi haline getirmiştir.
Türk savaş taktikleri, düşmanı yıpratma, ani saldırılar düzenleme ve savaş meydanını en iyi şekilde kullanma üzerine kuruluydu. Türk ordusu, hafif süvari birliklerinden oluştuğu için, düşmanı ağır kayıplara uğratıp geriye çekilerek tekrar saldırma stratejisi izlerdi. Bu taktik, özellikle Çinliler ve Persler gibi büyük ve ağır ordulara sahip devletler karşısında büyük bir avantaj sağlıyordu. Sahte ricat, yani düşmanı kaçıyormuş gibi yaparak belirlenen bir noktaya çekmek ve pusuya düşürmek, Türk savaşçılarının en çok kullandığı taktiklerden biriydi. Bu yöntemle, düşmanın savaş düzeni bozulur, birlikleri dağılır ve daha küçük gruplar halinde yok edilmesi sağlanırdı.
Türk ordusunun en büyük gücü, atlı süvari birlikleri idi. At, Türkler için yalnızca bir binek hayvanı değil, savaş meydanında bir silah, bir kalkan ve bir manevra aracıydı. Türk savaşçısı, at üzerinde ok atma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahipti ve bu yetenek, düşmana uzak mesafeden büyük zarar verme avantajı sağlıyordu. Türk okçularının isabet oranı son derece yüksekti ve savaşlarda düşman ordularını yıpratmak için en etkili silahlardan biri olarak kullanılıyordu. Hafif zırhlı ama son derece çevik olan Türk süvarileri, savaş meydanında inanılmaz bir hızla hareket edebilir, düşmanı çevreleyerek ani saldırılar gerçekleştirebilir ve hızla geri çekilerek yeniden organize olabilirdi.
Ordunun bir diğer önemli unsuru, kağanın savaş alanındaki rolüydü. Türk kağanları, sadece bir yönetici değil, aynı zamanda bir başkomutandı. Kağan, savaşlara bizzat katılır, ordusunun en ön saflarında savaşırdı. Bu durum, hem kağanın halkı üzerindeki otoritesini pekiştirir hem de askerler için büyük bir moral kaynağı olurdu. Kağanın savaş meydanındaki varlığı, savaşçılar için bir cesaret sembolüydü ve ordunun moralini yüksek tutan en önemli unsurlardan biri olarak kabul edilirdi.
Türk ordusunun en büyük gücü, yalnızca savaş meydanındaki teknikleri ve disiplinli yapısı değil, aynı zamanda savaşçılarının inanmış ve fedakâr ruhu idi. Türkler için savaş, yalnızca toprak kazanma ya da düşmanı yok etme amacı taşımazdı; savaş, milletin bekasını koruma, halkın güvenliğini sağlama ve töreyi devam ettirme aracıydı. İşte bu yüzden, Türk orduları tarih boyunca sayıca kendilerinden üstün düşmanları mağlup etmiş, hızları, savaş teknikleri ve disiplinleriyle dünyanın en büyük askeri güçlerinden biri haline gelmiştir. Disiplinli ordu teşkilatı, onluk sistemin mükemmel organizasyonu ve alp geleneği sayesinde, Türkler tarih boyunca birçok büyük imparatorluk kurmuş ve savaş meydanlarında üstünlük sağlamıştır.
Türklerin tarih boyunca sahip olduğu inanç sistemleri, onların doğayla, gökyüzüyle ve atalarıyla kurdukları derin ilişkiyi yansıtan çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Eski Türklerde din ve inanç, yalnızca bir tapınma biçimi değil, aynı zamanda toplumun bütün düzenini, devlet yönetimini, hukuk sistemini ve hatta savaş stratejilerini etkileyen temel unsurlardan biri olmuştur. Türkler, geniş bozkırlarda yaşadıkları için doğayla iç içe bir yaşam sürdürmüş, bu da onların inanç sistemlerinin doğa olayları, gökyüzü, dağlar, nehirler ve hayvanlarla yakından bağlantılı olmasına yol açmıştır. Türk dini anlayışı, zaman içinde farklı coğrafyalarda değişiklik gösterse de, özünde her zaman doğayla uyum içinde şekillenmiş, toplumun yaşam biçimine, geleneklerine ve devlet anlayışına uygun bir yapıya sahip olmuştur. Türk inanç sisteminin en temel unsurları arasında Gök Tanrı inancı, Şamanizm, atalar kültü, dini ritüeller ve yaratılış mitolojileri yer alır. Bu unsurlar bir araya geldiğinde, Türklerin dünyayı nasıl algıladıkları, devletlerini nasıl yönettikleri ve toplumlarını nasıl şekillendirdikleri daha iyi anlaşılmaktadır.
Türklerin en köklü inanç sistemi Gök Tanrı İnancı idi. Göktürk ve Uygur yazıtlarında sıkça bahsedilen "Tengri", eski Türkler için yalnızca gökyüzünü temsil eden bir varlık değil, aynı zamanda evrenin en yüce gücü, düzenin ve adaletin kaynağıydı. Tengri, doğrudan bir tanrı figürü olarak tasvir edilmez, bir varlık olarak algılanmaz, aksine evrendeki tüm olayları yöneten bir ilahi düzen olarak görülürdü. Bu açıdan bakıldığında, Gök Tanrı inancı, çoktanrılı dinlerden farklı olarak monoteist bir eğilim göstermektedir. Eski Türkler, yeryüzündeki düzenin Gök Tanrı tarafından sağlandığına inanır, kağanların da bu kutsal düzenin bir parçası olarak gökten kut aldıklarını düşünürdü. Kağan, eğer adil bir yönetim sergilerse, halkını korursa ve töreye uyarsa, Gök Tanrı’nın desteğini alır ve devleti güçlenirdi. Ancak, eğer bir hükümdar zalimleşir, töreyi ihlal eder ve halkını zor duruma düşürürse, Tanrı ona verdiği kutu geri alır, devleti zayıflatır ve yeni bir kağanın ortaya çıkmasını sağlar. Bu anlayış, Türklerde teokratik bir yönetim biçiminin temellerini oluşturmuş, ancak din adamları sınıfının oluşmasına yol açmamıştır. Türkler için Tanrı ile insanlar arasında doğrudan bir bağlantı vardı ve aracı bir ruhban sınıfına gerek duyulmazdı.
Bununla birlikte, Gök Tanrı inancı tek başına bir ibadet biçimi oluşturmaz, günlük yaşamda dini ritüeller ve ruhlarla iletişim büyük önem taşırdı. Bu noktada Şamanizm, Türk inanç sisteminin en önemli unsurlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Şamanizm, doğayla, ruhlarla ve görünmeyen güçlerle bağlantı kurmayı amaçlayan bir inanç sistemi olup, bu bağlamda özel yeteneklere sahip kişilerin aracılığıyla uygulanırdı. Türk toplumunda bu kişiler "kam" olarak adlandırılırdı ve ruhlarla iletişime geçebilen, kehanette bulunabilen, hastalıkları iyileştirebilen kişiler olarak kabul edilirdi. Kamlar, bir nevi toplumun dini liderleri ve şifacılarıydı. Ancak, Şamanizm’de bir ruhban sınıfı olmadığından, kamlar belirli bir hiyerarşik yapıya sahip değildi ve genellikle bağımsız hareket ederlerdi. Kamların en önemli görevlerinden biri, toplumu kötü ruhlardan korumak ve doğa olaylarını kontrol etmekti. Eski Türkler, doğanın gücüne büyük bir saygı duydukları için, kamlar aracılığıyla gök gürültüsünü, fırtınaları, kuraklığı ve hastalıkları yorumlamaya çalışırlardı. Kamlar aynı zamanda, ölen kişilerin ruhlarını ahiret yolculuğuna uğurlamak için özel törenler düzenlerdi. Bu törenler sırasında davul çalınır, ruhlarla bağlantı kurulmaya çalışılır ve ölen kişinin ruhunun huzura kavuşması için dualar edilirdi.
Ölüler kültü ve atalar inancı, eski Türk toplumunda büyük bir öneme sahipti. Atalar Kültü, geçmişte yaşamış büyük hükümdarların, kahramanların ve aile büyüklerinin ruhlarına saygı gösterme geleneğidir. Eski Türkler, atalarının ruhlarının kendilerini koruduğuna inanır, bu yüzden ölülerine büyük bir saygıyla yaklaşırdı. Türklerde ölüm bir son değil, ruhun başka bir aleme geçişiydi. Ölen kişilerin ruhlarının huzur içinde olması için mezarlarına çeşitli eşyalar konulur, bazı durumlarda ise onlarla birlikte atları ve değerli eşyaları da gömülürdü. Kurgan adı verilen bu mezarlar, ölülerin ahirette de güçlü olmaları için hazırlanırdı. Kurganların içine savaş aletleri, yemek kapları ve hatta hizmetkarlarının figürleri konulurdu. Bu uygulama, Türklerin ölümden sonra da yaşama inandıklarını ve atalarının ruhlarının dünyada bir etkiye sahip olduğuna inandıklarını göstermektedir. Ölen bir kişinin ardından yapılan yuğ törenleri, onun ruhunun huzura kavuşması için düzenlenen büyük cenaze ritüelleriydi. Bu törenlerde yas tutulur, atlar kurban edilir, ölen kişinin hayatı anlatılır ve onun anısını yaşatmak için taş anıtlar dikilirdi.
Türk devlet yönetiminde dini unsurların önemli bir yeri vardı ve Kurultay gibi yönetim organlarında dini ritüeller büyük bir yer tutardı. Kurultay, yalnızca devlet meselelerinin konuşulduğu bir meclis değil, aynı zamanda kağanın Gök Tanrı’nın desteğini alarak halkını nasıl yöneteceğini belirlediği bir tören alanıydı. Kurultay toplantılarında genellikle önce Gök Tanrı’ya dualar edilir, kurbanlar kesilir ve kağanın kutsallığını pekiştirmek için özel törenler yapılırdı. Bu törenler sırasında, kağanın kutunun hâlâ kendisinde olduğuna dair işaretler aranır, eğer bir kuraklık, kıtlık ya da başarısızlık yaşanmışsa, bunun kağanın kutunu kaybettiği şeklinde yorumlanabileceği düşünülürdü.
Türk inanç sistemini en iyi anlatan unsurlardan biri de mitolojide yer alan yaratılış efsaneleri ve destanlardır. Türklerin en eski destanlarından biri olan Türeyiş Destanı, Türklerin nasıl ortaya çıktığını anlatan mitolojik bir anlatıdır. Bu destana göre, Türkler kutsal bir soydan türemiş, Gök Tanrı tarafından seçilmiş ve özel bir kaderle dünyaya gelmişlerdir. Benzer şekilde, Gök Türk Destanı, Göktürklerin nasıl ortaya çıktığını, nasıl güçlendiğini ve nasıl bir millet haline geldiğini anlatır. Ergenekon Destanı ise Türklerin baskı ve zulümden nasıl kurtulduklarını ve nasıl bağımsız bir devlet haline geldiklerini anlatan en önemli destanlardan biridir. Ergenekon’dan çıkış, Türklerin yeniden doğuşunu ve güçlü bir millet olarak yükselişini simgeler.
Eski Türklerde inanç sistemi, devlet yönetiminden toplum düzenine, savaşlardan günlük hayata kadar her alanda etkili olmuştur. Gök Tanrı inancı, devletin temelini oluştururken, Şamanizm toplumsal yapıyı şekillendirmiş, atalar kültü ise Türklerin geçmişleriyle bağlarını koparmamalarını sağlamıştır. Kurultayda dini ritüellerin varlığı, dinin devlet yönetimiyle iç içe geçtiğini gösterirken, yaratılış destanları ise Türklerin kendilerini nasıl gördüklerini ve tarih sahnesinde nasıl bir rol üstlendiklerini anlatan kadim anlatılardır. Tüm bu inanç sistemleri, Türklerin tarihte neden güçlü bir millet olarak var olduklarını ve kültürel sürekliliklerini nasıl koruduklarını anlamak için büyük bir önem taşır.
Türk toplumu, tarih boyunca diğer birçok toplumdan farklı olarak, kadın ve erkeği birbirinden keskin sınırlarla ayırmamış, her iki cinsiyete de toplumsal yapı içinde önemli roller yüklemiştir. Eski Türklerde kadın, yalnızca evin içinde kalan ve çocuk büyüten bir figür değil, aynı zamanda toplumun, devletin ve hatta ordunun bir parçasıydı. Kadınlar, ekonomik faaliyetlerde, sosyal hayatta ve siyasi yönetimde aktif roller üstlenmiş, hatta savaş meydanlarında dahi erkeklerle birlikte bulunmuşlardır. Türk devlet anlayışında, erkeğin kağan olarak yönetimde bulunduğu gibi, kadının da hatun olarak devleti yöneten kişiyle eşit bir statüde kabul edilmesi, eski Türk toplumunun kadın-erkek ilişkileri bakımından birçok medeniyetten farklı ve ileri bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Aile yapısında da bu eşitlikçi anlayışın izleri görülmüş, çocuk eğitimi ve toplumsal statü belirlenirken bireylerin yetenekleri ve kabiliyetleri esas alınmıştır. Ataerkil ve anaerkil unsurlar, birbirini dengeleyen bir sistem içinde var olmuş ve Türk kültürünün temel taşlarından biri olmuştur.
Eski Türk toplumunda kadın, yalnızca ailenin bir parçası değil, aynı zamanda devletin de temel unsurlarından biri olarak kabul edilirdi. Kadın, üretici bir güç olarak ekonomik hayatta aktif rol alır, çobanlık, tarım, dokumacılık gibi faaliyetlerle meşgul olur ve aile ekonomisine doğrudan katkıda bulunurdu. Bunun yanı sıra, kadınlar sosyal yaşamda da güçlü bir konumdaydı. Kadınlar, toplum içinde söz hakkına sahipti ve karar alma mekanizmalarına doğrudan katılabiliyorlardı. Göçebe ve yarı göçebe yaşam tarzı, kadının sadece ev işleriyle ilgilenmesini imkânsız hale getiriyor, kadın ve erkeğin birbirine destek olduğu bir toplumsal yapı gerektiriyordu. Kadınlar, aynı zamanda askeri faaliyetlerde de yer alıyor, gerektiğinde orduya katılıyor ve savaşlara iştirak ediyordu. Eski Türk destanlarında sıkça adı geçen savaşçı kadın figürleri, kadınların savaşçı ruhunu ve toplumsal rollerini gözler önüne sermektedir.
Kadının Türk devlet yönetimindeki en önemli statüsü hatun unvanı ile taçlandırılmıştır. Hatun, yalnızca kağanın eşi değil, aynı zamanda devletin yönetiminde söz sahibi olan ve halk üzerinde etkisi bulunan bir figürdü. Hatunlar, devlet yönetiminde kağana danışmanlık yapar, elçiler kabul eder, diplomatik görüşmelere katılır ve halkın sorunlarıyla ilgilenirdi. Hatta bazı durumlarda, kağan sefere çıktığında ya da bir savaşta hayatını kaybettiğinde, hatun geçici olarak devleti yönetir, yerine geçecek olan varisi belirleyene kadar devlet işlerini idare ederdi. Hatunun kağan ile birlikte devlet işlerinde aktif olması, Türk toplumunun kadını sadece bir yardımcı değil, devletin asli unsurlarından biri olarak gördüğünü gösterir. Bu durum, Çin, Arap veya Pers kültürlerindeki kadın algısından çok daha farklıdır. Hatunlar, kurultay toplantılarına katılabilir, devletin geleceği hakkında karar verebilir ve gerektiğinde halkın huzuruna çıkıp konuşmalar yapabilirdi. Hatun unvanı taşıyan kadınların güçlü bir siyasi kimliğe sahip olması, Türklerde kadın statüsünün ne denli yüksek olduğunu gösteren en önemli unsurlardan biridir.
Türk aile yapısı da, toplumsal düzeni oluşturan en temel kurumlardan biri olarak kabul edilirdi. Aile, yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan dar bir yapı değil, aynı zamanda geniş bir akrabalık sistemine dayanan bir sosyal örgütlenme modeliydi. Eski Türklerde aile yapısının temeli güçlü bir birliktelik ve karşılıklı sorumluluk esasına dayanıyordu. Aile bireyleri, birbirine sıkı sıkıya bağlıydı ve herkesin belirli görevleri bulunurdu. Ataerkil unsurlar güçlü olmasına rağmen, tamamen erkek egemen bir sistem söz konusu değildi. Erkekler, daha çok dış dünyayla ilişkili görevleri yerine getirirken, kadınlar da aile içinde ekonomik ve yönetsel anlamda söz sahibiydi.
Evlilik, eski Türklerde büyük bir öneme sahipti ve genellikle boylar arası ilişkileri güçlendirmek ve sosyal dayanışmayı sağlamak amacıyla gerçekleştirilirdi. Evlilik yalnızca iki bireyin bir araya gelmesi değil, aynı zamanda ailelerin ve boyların güçlerini birleştirdiği bir antlaşma niteliği taşıyordu. Evlilikler genellikle başlık parası ya da kalın denilen bir ödeme karşılığında yapılırdı. Bu, kadının bir mal olarak alınıp satılması anlamına gelmez, aksine ailenin ekonomik gücüne katkı sağlayan bir uygulama olarak kabul edilirdi. Başlık parası, damadın ailesinin gelinin ailesine ekonomik bir destek sağlamasını amaçlayan bir gelenekti.
Evlilik sonrası, kadının yeni ailesine katılmasıyla birlikte, toplum içinde ona belirli görevler verilirdi. Ancak eski Türklerde kadının erkeğin tamamen boyunduruğu altına girmesi gibi bir durum söz konusu değildi. Kadınlar evlendikten sonra da özgür bireyler olarak hareket edebilir, kendi ailesiyle bağlarını sürdürebilir ve toplumsal hayatta aktif roller alabilirdi. Evlilikte sadakat büyük bir önem taşırdı ve hem kadın hem de erkek, evlilik birliğine sadık kalmak zorundaydı. Boşanma hakkı yalnızca erkeğe ait değildi; eğer bir kadın eşinin kendisine haksız davrandığını düşünüyorsa, töre gereği onu terk etme hakkına sahipti.
Çocuk eğitimi, eski Türk toplumunda büyük bir titizlikle ele alınan bir konuydu. Çocuklar, yalnızca ailenin değil, aynı zamanda boyun ve milletin birer üyesi olarak yetiştirilirdi. Eğitimin en temel amacı, çocukları gelecekte milletlerine, ailelerine ve topluma faydalı bireyler olarak yetiştirmekti. Erkek çocuklar, erken yaşlardan itibaren at binme, ok atma ve kılıç kullanma gibi savaş sanatlarını öğrenirken, kadınlar da hem ev içi beceriler hem de savaş sanatları konusunda eğitilirdi. Kadınların da silah kullanmayı bilmesi, eski Türklerde kadının savaş zamanı aktif rol oynayabileceğini ve gerektiğinde ailesini koruyabileceğini gösterir. Çocukların eğitimi, genellikle aile büyükleri tarafından verilirdi ve anne ile babanın rolü eşit derecede önemliydi. Baba, çocuğa savaş sanatlarını ve dış dünyaya dair bilgileri öğretirken, anne çocuğun ahlaki ve sosyal gelişimini sağlardı.
Eski Türklerde erkek çocuklara büyük önem verilmekle birlikte, kız çocukları da aynı derecede değerli kabul edilirdi. Kız çocuklarının erken yaşta eğitilmesi, onların gelecekte toplum içinde söz sahibi olmasını sağlardı. Bu durum, Türk toplumunu diğer eski medeniyetlerden ayıran en önemli unsurlardan biridir. Kadının toplumdaki güçlü rolü, onun sadece anne ya da eş olarak değil, aynı zamanda bir birey olarak varlığını sürdürmesini sağlamıştır.
Türk toplumunda kadın ve erkek arasındaki roller, birbirini tamamlayan unsurlar olarak görülmüştür. Kadın sadece evde oturan biri değil, aynı zamanda devleti yöneten, orduda savaşan, toplumu yönlendiren bir figürdü. Erkek ise yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda aile içinde saygı duyulan bir bireydi. Bu dengeli sistem, Türklerin tarihte güçlü bir millet olarak var olmalarının en büyük nedenlerinden biri olmuş ve kadın-erkek rollerinde katı sınırlamalar koymayan bu esnek yapı, Türklerin uzun süre varlıklarını sürdürebilmelerine olanak tanımıştır.
Türkler, tarih boyunca yalnızca savaşçı bir millet olmakla kalmamış, aynı zamanda sağlam bir ekonomik sistem geliştirmiş ve ticaret yolları üzerinde etkin bir rol oynamıştır. Eski Türklerde ekonomi, bozkır yaşamının gereklilikleri, göçebe hayat tarzı, hayvancılığa dayalı üretim, ticaret yollarındaki konumları ve zanaatkârlık yetenekleri doğrultusunda şekillenmişti. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırları, geniş otlakları, sert kışları ve kurak yazları, Türkleri göçebe ekonomisine dayalı bir üretim biçimine yönlendirmiştir. Ancak göçebelik, sadece hayvancılıkla sınırlı kalmamış, Türkler ticaret yollarını kontrol ederek büyük bir ekonomik güç haline gelmiş ve savaşçılık kadar ticarette de ustalık göstermişlerdir. Göçebe yaşamın sınırlarını zorlayarak tarım, madencilik ve zanaatkârlık gibi faaliyetlerde de bulunmuş, demircilikte dünya çapında üne kavuşmuş, İpek Yolu gibi büyük ticaret yolları üzerinde etkinlik göstererek uluslararası ticarette önemli bir aktör haline gelmişlerdir. Türklerin ekonomik sistemi, yalnızca geçim sağlamaya yönelik değil, aynı zamanda devletlerin güçlenmesini ve siyasi üstünlük kurmasını sağlayan stratejik bir yapı haline gelmiştir.
Eski Türklerin ekonomik sisteminin temelinde hayvancılık bulunuyordu. Orta Asya’nın geniş bozkırları, büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştirmeye son derece elverişliydi ve bu durum, Türklerin göçebe ekonomisini şekillendiren en önemli faktörlerden biri oldu. At, koyun, sığır ve deve, Türklerin en çok yetiştirdiği hayvanlardı. At, yalnızca bir binek hayvanı değil, aynı zamanda ticaretin, savaşın ve toplumun vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilirdi. Türkler, at yetiştiriciliğinde büyük bir ustalık göstermiş ve atlarını Çin, İran ve Bizans’a ihraç ederek büyük bir ticaret ağı kurmuştur. Koyun ve keçi, süt, et ve yün üretimi açısından önemliydi ve eski Türklerde dokumacılık ve deri işçiliğinin temel hammaddelerini sağlıyordu. Sığır ve deve ise taşımacılık ve yük taşıma faaliyetlerinde kullanılmıştır. Göçebe ekonomi, yalnızca hayvancılığa dayanmıyor, aynı zamanda bu hayvanlardan elde edilen yan ürünlerin işlenmesi ve ticarete konu edilmesiyle de güç kazanıyordu. Deri işçiliği, süt ürünleri üretimi (kımız, peynir, tereyağı) ve yün dokumacılığı, eski Türk ekonomisinin önemli unsurları arasında yer alıyordu.
Türklerin göçebe ekonomisini destekleyen en önemli faktörlerden biri, ticaret yolları üzerindeki stratejik konumlarıydı. Özellikle İpek Yolu, Türklerin ekonomik güç kazanmasını sağlayan en önemli ticaret ağıydı. Çin’den başlayarak Orta Asya’dan geçip İran, Bizans ve Avrupa’ya kadar uzanan bu ticaret yolu, yalnızca mal alışverişini değil, aynı zamanda kültürel etkileşimi de sağlayan bir ağ niteliğindeydi. Türkler, göçebe bir toplum olmalarına rağmen, bu ticaret yolunu kontrol etmek için şehirler inşa etmiş, kervansaraylar kurmuş ve ticaret kervanlarının güvenliğini sağlamıştır. İpek Yolu’nun güvenliği, büyük ölçüde Türk kağanlarının ve boy beylerinin kontrolündeydi. Çinliler, Farslar ve Bizanslılar, Türklerin kontrolündeki bu yolları kullanarak ticaret yapmak zorunda kalıyor ve Türklerle ekonomik anlaşmalar yapmak durumunda kalıyordu. Türkler, İpek Yolu’ndan ipek, baharat, mücevherat ve kağıt gibi ürünler alırken, karşılığında at, deri, kürk, silah ve metal işçiliği ürünleri satıyordu. Özellikle at ticareti, Çin ile olan ilişkilerde büyük bir öneme sahipti. Çin imparatorları, Türklerin savaşçı atlarına büyük bir ilgi göstermiş ve onlarla at ticareti yapmak için çeşitli anlaşmalar imzalamak zorunda kalmışlardır. Türkler, bu ticaret sayesinde büyük bir ekonomik güç kazanmış ve İpek Yolu üzerindeki etkinlikleri sayesinde Asya’nın en önemli ticaret aktörlerinden biri haline gelmişlerdir.
Göçebe bir toplum olmaları nedeniyle Türkler, para ekonomisine dayalı bir sistem yerine daha çok değiş-tokuş sistemini kullanmışlardır. Hayvancılık ve ticaretin büyük bir yer tuttuğu Türk ekonomisinde, mal değişimi en yaygın ekonomik faaliyetlerden biriydi. Ancak, Göktürkler ve Uygurlar döneminde, ticaretin gelişmesiyle birlikte para kullanımı da yaygınlaşmaya başlamıştır. Özellikle Uygurlar, yerleşik hayata geçiş sürecinde ticarette para kullanımını teşvik etmiş, Çinlilerden aldıkları tekniklerle kendi madeni paralarını basmaya başlamışlardır. Türklerde kullanılan ilk paralar, genellikle bronz ve gümüşten yapılmış, bazen de deri ve kumaş parçaları para yerine kullanılmıştır. Ancak Türk ekonomisi ağırlıklı olarak mal ticaretine dayalı olduğu için, değiş-tokuş yöntemi uzun süre en yaygın ticaret biçimi olarak varlığını sürdürmüştür.
Her ne kadar göçebe bir toplum olsalar da, Türkler tarımı tamamen ihmal etmemiş, özellikle Uygurlar ve Karahanlılar gibi yerleşik hayata geçen Türk toplulukları, tarım ve ziraat faaliyetlerini geliştirmiştir. Tarım yapılan bölgelerde buğday, arpa, darı, susam, üzüm ve meyve ağaçları yetiştirilmiş, sulama sistemleri geliştirilerek kanallar, su bentleri ve yapay göletler inşa edilmiştir. Göçebe tarım teknikleri, mevsimsel göçlere uygun olarak hareket eden toplulukların, belirli bölgelerde kısa süreli ekim yaparak mahsul almasına dayalı bir sistemdi. Ancak, Türklerin tarımsal üretimi, hayvancılığa kıyasla daha sınırlı olmuş ve genellikle yerleşik topluluklarla yapılan ticaret aracılığıyla tarım ürünlerine erişim sağlanmıştır.
Türklerin ekonomik hayatındaki en önemli unsurlardan biri de madencilik ve demir işçiliğidir. Türkler, Orta Asya’da demir işleme konusunda büyük bir ustalık geliştirmiş ve demircilik, sadece bir zanaat değil, aynı zamanda kutsal bir meslek olarak kabul edilmiştir. Demirden üretilen kılıçlar, zırhlar, ok uçları, kalkanlar ve savaş aletleri, Türk savaşçılarının düşmanlarına karşı üstünlük kurmasını sağlamıştır. Ayrıca, demircilik sanatı, Türk mitolojisinde de önemli bir yer tutmuş, Ergenekon Destanı’nda Türklerin demir bir dağı eriterek yeni bir yurt bulmaları anlatılmıştır. Bu, demir işçiliğinin Türkler için sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir simge haline geldiğini de göstermektedir. Demirin yanı sıra, Türkler altın, gümüş ve bakır gibi madenleri işleyerek süs eşyaları, takılar ve değerli eşyalar üretmişlerdir.
Eski Türklerde ekonomi, göçebe yaşamın getirdiği pratik çözümlerle şekillenen, ticaret yolları üzerindeki hâkimiyet sayesinde güçlenen ve zanaatkârlık ile derinleşen bir sistem olarak varlığını sürdürmüştür. Hayvancılık, madencilik ve ticaret gibi alanlarda büyük ilerlemeler kaydeden Türkler, Orta Asya’nın en önemli ekonomik aktörlerinden biri olmuş, İpek Yolu’nu kontrol ederek dünya ticaretinde söz sahibi olmuştur. Savaşçılık kadar ticarete ve üretime de önem veren bu ekonomik sistem, Türk devletlerinin hem askeri hem de ekonomik olarak güçlü bir yapı inşa etmelerini sağlamış ve tarihte uzun süre varlıklarını sürdürebilmelerine yardımcı olmuştur.
Türkler, tarih sahnesinde yalnızca bir millet olarak değil, devlet kuran, kültür inşa eden, savaşan, ticaret yapan, doğayla ve insanla uyum içinde yaşayan bir medeniyet kurucusu olarak yer almışlardır. Onların hikâyesi, sıradan bir topluluğun hayatta kalma mücadelesi değil, büyük milletlerin yükseliş ve çöküş döngüsüne hükmeden, zamanın ve mekânın en zorlu şartlarına direnen, köklü bir kültürel sürekliliğin destanıdır. Türk milletinin varlığı, yalnızca güçlü orduların zaferleriyle değil, dilinin, töresinin, inançlarının ve yaşam biçiminin kuşaktan kuşağa aktarılarak zamanın aşındırıcı etkisine karşı direnişiyle anlam kazanmıştır. Göçebe ve yarı göçebe yaşamın getirdiği esneklik ve hareket kabiliyeti, Türkleri tarih boyunca farklı coğrafyalara taşıyan ve onların kültürel kimliğini sınayan en büyük unsurlardan biri olmuştur. Ancak bu hareketlilik içinde bile Türkler, kimliklerinden, dilinden ve inançlarından kopmamış, gittikleri her yerde kendilerine özgü bir düzen kurmayı başarmışlardır.
Eski Türklerin yönetim anlayışı, toplumsal yapıları ve hukuk sistemleri, sadece tarihsel birer unsur değil, bugün dahi Türk milletinin karakterini anlamamızı sağlayan temel unsurlardır. Devlet fikri, töre, kut anlayışı, kurultay geleneği ve savaşçı ruh, yalnızca bir döneme ait olan kavramlar değil, Türklerin tarih boyunca varlıklarını sürdürebilmelerini sağlayan en güçlü değerlerdir. Türk kağanları, sadece birer hükümdar değil, halkının koruyucusu, adaletin temsilcisi ve Tanrı’nın yeryüzündeki kutlu gölgesi olarak kabul edilmişlerdir. Ancak bu, katı bir otoritenin değil, karşılıklı bir bağlılık ve sorumluluk anlayışının hâkim olduğu bir yönetim sisteminin sonucudur. Eski Türklerde halk, devletin yalnızca tebaası değil, onun yaşatan ve yöneten unsuruydu. Kurultay meclisleri, boy beyleri, hatunların yönetimdeki rolü ve halkın karar mekanizmalarına katılımı, Türklerin devlet yönetiminde ortak akla ve dengeye verdiği önemi açıkça göstermektedir.
Türk toplumu, doğayla uyum içinde yaşamayı bilen, onun sunduğu nimetleri akılcı bir şekilde kullanarak göçebe ekonomisini sürdüren, hayvancılığı, madenciliği, ticareti ve zanaatkârlığı bir arada geliştiren bir millet olarak var olmuştur. Türklerin ekonomik sistemleri, yalnızca hayatta kalmaya değil, güçlü devletler inşa etmeye ve dünya ticaretinde söz sahibi olmaya yönelik bir anlayışla şekillenmiştir. At, bozkırın ve savaş meydanlarının olduğu kadar, Türk ekonomisinin de belkemiğiydi. İpek Yolu üzerindeki hâkimiyet, ticaret yollarının güvenliği ve devletlerin ekonomik gücü, askeri başarılar kadar önemli görülmüş, bu durum Türklerin yalnızca savaşçılıkla değil, ticaret ve üretimle de tarih yazdıklarını göstermiştir.
Ancak tüm bunların ötesinde, Türkleri büyük bir millet yapan en önemli unsur, onların her zaman kendi benliklerine, kültürlerine ve törelerine sadık kalmalarıdır. Yıkılan her devletin ardından yeni bir Türk devleti yükselmiş, kaybedilen her coğrafyada yeni bir Türk yurdu kurulmuş, zor zamanlar, Türk milletinin yeniden doğma gücünü ve mücadeleci ruhunu asla kaybetmemesine neden olmuştur. Bozkırın sert rüzgârları altında çelikleşen, dağların ve nehirlerin sesini dinleyerek gökyüzüne dualar eden, savaş meydanlarında adını kanla yazan bu millet, hiçbir zaman edilgen bir halk olmamış, her zaman tarih yazan, yön veren ve medeniyet inşa eden bir millet olmuştur. Türklük, yalnızca bir etnik kimlik değil, binlerce yıllık bir mirası, devlet aklını ve töreyi içinde barındıran büyük bir bilincin adıdır.
Türklerin tarih sahnesindeki varlığı, sadece büyük savaşlar ve fetihlerle açıklanamaz. Onların asıl gücü, her coğrafyada kök salabilme yetenekleri, kültürel süreklilikleri ve devlet kurma becerileridir. Bir milletin varlığını sürdürebilmesi için yalnızca askeri başarılar yeterli değildir; güçlü bir toplumsal yapı, sağlam bir yönetim anlayışı ve milleti ayakta tutan ortak bir bilinç gereklidir. Türklerin en büyük özelliği, savaş meydanlarında kazandıkları zaferleri, güçlü bir devlet ve düzen kurarak kalıcı hale getirmeleridir. Onları büyük kılan yalnızca ordularının gücü değil, bu orduların ardında adaletle yönetilen bir devlet, toplum düzenini koruyan bir töre ve millet bilincini besleyen bir kültür olmasıdır.
Eski Türklerde yönetim anlayışı, halk ile hükümdar arasındaki karşılıklı sorumluluğa dayalı bir denge üzerine kuruluydu. Kağan, yalnızca bir taht sahibi değil, milletin geleceğini şekillendiren, onun refahını ve huzurunu sağlayan bir lider olmak zorundaydı. Töre, bir kağanın keyfi hareket etmesini engelleyen, ona sınırlar çizen ve halkın hakkını koruyan bir sistemdi. Bu durum, Türklerde devlet fikrinin sadece güce dayalı bir otorite anlayışı değil, aynı zamanda hukukun ve düzenin garantörü olduğunu göstermektedir. Eski Türklerin yönetim sisteminde, bir hükümdar başarısız olduğunda onun değiştirilmesi halkın hakkıydı. Çünkü Türkler için devlet, bir kişinin malı değil, milletin ortak varlığıydı. Kağan, milleti yöneten kişi olabilirdi ama bu yönetim, Tanrı’dan aldığı kutla ve halkın desteğiyle meşru hale gelirdi.
Türk toplumu, merkeziyetçi ve baskıcı sistemler yerine esnek, katılımcı ve halkla iç içe bir yönetim biçimi geliştirmiştir. Kurultay, sadece bir danışma organı değil, aynı zamanda devletin en temel kararlarının alındığı, boy beylerinin ve hatunların fikirlerini sunduğu bir meclisti. Bu meclis, kağanın mutlak bir güç sahibi olmadığını, halkın yönetime katılımını sağlayan bir sistemin var olduğunu göstermektedir. Kadının yönetimdeki yeri, halkın yöneticilere hesap sorabilmesi, savaş kararlarının ortak akılla alınması gibi unsurlar, Türk devlet anlayışının otoriter bir hanedan yönetiminden çok, ortak yönetim anlayışına dayandığını göstermektedir.
Eski Türklerde ekonomik sistem de devletin ve toplumun sürekliliğini sağlayan en önemli unsurlardan biriydi. Hayvancılık, ticaret, madencilik ve zanaatkârlık gibi alanlarda gelişmiş bir ekonomik düzen kuran Türkler, yalnızca savaşarak değil, üreterek ve ticaret yollarını kontrol ederek de güçlü bir millet olmuşlardır. İpek Yolu üzerindeki hakimiyetleri, madencilikteki üstünlükleri ve at yetiştiriciliği konusundaki ustalıkları, Türkleri sadece savaşçı bir millet değil, aynı zamanda ekonomiyi yönlendiren bir güç haline getirmiştir. Demir işçiliğinde ulaşılan ustalık, Türk savaşçılarının sahip olduğu silahların düşmanlarından üstün olmasını sağlamış, bu da savaş meydanlarında onları daima avantajlı konuma getirmiştir. Ancak savaşın kazandırdığı her şey, güçlü bir devlet mekanizası ve ekonomik dengeyle korunmuş, böylece büyük imparatorluklar yüzyıllarca ayakta kalabilmiştir.
Türkler, tarih boyunca çeşitli dinî ve kültürel etkileşimler yaşamış, ancak hiçbir zaman asimile olmamış, daima kendilerine özgü kimliklerini korumuşlardır. Gök Tanrı inancı, onların dünya görüşünü şekillendirmiş, şamanizm ve atalar kültü gibi unsurlar toplumsal yapıyı güçlendirmiştir. Din, Türklerde bir baskı unsuru değil, bireyin ruhsal dünyasıyla devlet düzeninin bütünleşmesini sağlayan bir mekanizma olarak işlev görmüştür. Kurban törenleri, kut anlayışı, ölüm ritüelleri ve Ergenekon, Türeyiş gibi mitolojik anlatılar, Türklerin tarih boyunca kendi kimliklerini kaybetmeden medeniyetler kurabilmesini sağlayan en önemli bağlardan biri olmuştur.
Bütün bu unsurlar, Türklerin sadece büyük devletler kuran bir millet değil, aynı zamanda güçlü bir medeniyet bilinci taşıyan ve bulunduğu her coğrafyaya kendi kimliğini nakşeden bir millet olduğunu göstermektedir. Eski Türkler, yalnızca kılıçlarıyla değil, töreleriyle, hukuk anlayışlarıyla, üretim sistemleriyle, ticaret ağlarıyla ve kültürel miraslarıyla tarihin akışını şekillendiren büyük bir millet olarak var olmuşlardır. Bugün dahi, onların bıraktığı miras, Türk milletinin ruhunda ve bilincinde yaşamaya devam etmektedir.
Türklerin tarihi, yalnızca geçmişin tozlu sayfalarında kalmış bir hikâye değil, zamanı aşan bir millet bilincinin, varoluş mücadelesinin ve kimlik inşasının ölümsüz destanıdır. Binlerce yıl önce bozkırda yankılanan at nalı sesleri, ok ve kılıçların çarpıştığı meydanlarda yükselen savaş naraları, kurultaylarda alınan kararlar ve töreye sadakatle yaşayan bir halkın iradesi, bugün hâlâ Türk milletinin ruhunda yankılanmaktadır. Bir milletin gücü, yalnızca ordularının zaferleriyle değil, onun kültürel direnci, kimlik bilinci ve değerlerine olan bağlılığıyla ölçülür. Türkler, bu bilinç sayesinde yıkılsa bile küllerinden doğmayı bilmiş, dağılsa bile yeniden birleşmiş, kaybetse bile mücadele etmekten vazgeçmemiştir. Çünkü onların mücadelesi yalnızca bir toprak parçasını ele geçirmek için değil, tarih sahnesinde daima var olabilmek içindir.
Eski Türklerin töresi, yalnızca bir hukuk kuralı değil, bir milletin nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen, onu var eden ve bir arada tutan kutsal bir mirastır. Bu töre, binlerce yıl boyunca değişen çağlara ve şartlara rağmen Türk milletinin karakterini belirleyen en büyük unsur olmuştur. Kut anlayışı, Türk hükümdarlarına mutlak bir güç bahşetmemiş, aksine onların halkına karşı sorumluluklarını hatırlatan bir denge unsuru olmuştur. Kağan, milletini koruyup kolladıkça kutsal sayılmış, töreye aykırı hareket ettiğinde Tanrı tarafından kutu geri alınarak tahtı elinden alınmıştır. Türk devlet aklı, hiçbir zaman zalim bir otoriteyi yüceltmemiş, yöneticisini milletin refahına hizmet ettiği sürece meşru kabul etmiştir. Bu anlayış, adalet, liyakat ve halk iradesinin devlet yönetiminde belirleyici olmasını sağlamış, Türkleri tarih boyunca güçlü kılan temel unsurlardan biri olmuştur.
Ancak, yalnızca töre değil, Türklerin üretkenliği, savaşçılığı, ticari zekâsı ve medeniyet kurma yeteneği de onların tarih sahnesindeki sürekliliğini sağlayan en büyük unsurlardan olmuştur. Orta Asya bozkırlarında şekillenen göçebe ve yarı göçebe yaşam biçimi, Türkleri esnek, hızlı hareket eden, değişen şartlara hızla uyum sağlayan ve her coğrafyada kendi düzenini kurabilen bir millet haline getirmiştir. İpek Yolu’nu kontrol eden ticaret anlayışları, madencilikte ulaştıkları ustalık, hayvancılıkla gelişen ekonomik sistemleri, Türkleri sadece savaş meydanlarında değil, ekonomik ve kültürel alanda da büyük bir güç haline getirmiştir. Demiri en iyi işleyen milletlerden biri olmaları, savaşçı kimliklerini güçlendirdiği gibi, ekonomik üstünlük sağlamalarına da olanak tanımıştır.
Türk kadını, yalnızca bir eş ya da anne değil, toplumun, devletin ve yönetimin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Hatunlar, sadece kağanın yanında yer alan bir figür değil, onunla birlikte devleti yöneten, gerektiğinde halkın önüne çıkıp kağan adına söz söyleyen, hatta ordulara komuta eden güçlü liderler olmuştur. Türk aile yapısı, sadece erkek merkezli bir hiyerarşiye dayanmamış, kadın ve erkek arasında dengeli bir sorumluluk dağılımı sağlayarak toplumu bir bütün halinde ayakta tutmuştur. Çocuklar, savaşçı ruh, töreye bağlılık, devlet bilinci ve doğayla uyum içinde yaşama yeteneği kazandırılarak yetiştirilmiş, böylece her nesil, geçmişin mirasını geleceğe taşıyan birer halkası olmuştur.
Bütün bu unsurlar, Türkleri yalnızca büyük devletler kuran bir millet yapmamış, tarihin akışını belirleyen, imparatorluklar inşa eden ve millet bilincini asırlar boyunca koruyabilen bir medeniyet kurucusu haline getirmiştir. Türk milletinin gücü, yalnızca ordularının zaferleriyle değil, devlet aklı, toplumsal düzeni, töresi, dili, kültürü ve kimlik bilinciyle var olmuştur. Onları yıkmak için yapılan her girişim, ancak onları yeniden diriltmiş, onları dağıtmak için atılan her adım, onların farklı coğrafyalarda yeni Türk yurtları kurmasına sebep olmuştur. Çünkü Türkler için tarih, bir milletin geçmişi değil, geleceğini şekillendiren bir bilinçtir.
Bu bilinç, tarih boyunca ne zaman unutulsa, Türk milleti zor zamanlara sürüklenmiş, ne zaman hatırlansa, ayağa kalkmış ve yeniden yükselmiştir. Çünkü Türk olmak, sadece bir etnik aidiyet değil, tarihin sorumluluğunu taşımak, geçmişin mirasını geleceğe taşımak ve milletinin varlığını daima koruyacak bir bilinçle hareket etmektir. İşte bu yüzden, Türk milleti, geçmişine sırt çevirdiği anda zayıflamış, onu hatırladığı anda ise en güçlü dönemlerini yaşamıştır. Türklük, bir millet olmanın ötesinde, bir mücadele biçimi, bir irade ve bir gelecek tasavvurudur.
Ve bu gelecek, tarih boyunca olduğu gibi, kimliğini unutmayanların, töresine sahip çıkanların ve geçmişinden aldığı gücü geleceğe taşıyanların ellerinde şekillenecektir.
Kaynakça
Ahmet Taşağıl, Göktürkler, İstanbul: AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.
Bahaeddin Ögel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1984.
Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2011.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2001.
Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2017.
Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2002.
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul: Enderun Yayınları, 1981.
Ahmet Taşağıl, Göktürkler, İstanbul: AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018.
Erhan Aydın, Orhun Yazıtları: Göktürk Kitabeleri, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2019.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Devlet Felsefesi, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2001.
Emel Esin, Orta Asya Türk Sanatı ve Kültürü, İstanbul: Akbank Yayınları, 1981.
Mehmet Saray, Türkler ve Devlet Geleneği, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1997.
Lev Gumilev, Eski Türkler, İstanbul: Selenge Yayınları, 2016.
İbrahim Kafesoğlu, Tarih Boyunca Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1983.
Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2011.
Wilhelm Radloff, Şamanizm ve Eski Türk Dini, İstanbul: Doğu Batı Yayınları, 2019.
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt 1-2), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993.
Fuzuli Bayat, Eski Türk İnançları ve Mitolojisi, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2016.
Emel Esin, Eski Türklerde Din ve Mitoloji, İstanbul: AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1980.
Saadettin Gömeç, Eski Türklerde Devlet ve Din İlişkisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2009.
Reşat Genç, Eski Türkler ve İnançları, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 2011.
Emel Esin, Eski Türklerde Kadın ve Toplum, İstanbul: Akbank Yayınları, 1983.
Abdülkadir İnan, Tarih Boyunca Türklerde Kadın ve Aile Yapısı, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2007.
Ahmet Yaşar Ocak, Türklerde Kadın ve Toplumsal Hayattaki Yeri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014.
Jean-Paul Roux, Kadın ve Aile Yapısı: Orta Asya’dan Osmanlı’ya Türk Kadını, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2002.
Saim Sakaoğlu, Dede Korkut Hikâyelerinde Kadın ve Toplumun Yapısı, Ankara: Akçağ Yayınları, 1995.
Gülnar Tural, Orta Asya Türklerinde Kadın ve Aile Yapısı, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2018.
Ahmet Taşağıl, Eski Türklerde Ordu ve Savaş Sanatı, İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2016.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Askerî Sistemi ve Savaş Taktikleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992.
Peter B. Golden, Türklerde Askerî Kültür ve Strateji, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2004.
Emel Esin, Türk Savaş Sanatı: Göktürklerden Osmanlı’ya, İstanbul: YKY Yayınları, 1998.
Erol Güngör, Türklerde Kahramanlık Kültürü ve Alp Geleneği, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1987.
Rudi Paul Lindner, Nomads and Ottomans in Medieval Anatolia, Bloomington: Indiana University Press, 1983.
Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihinde Ekonomi ve Ticaret, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995.
Peter B. Golden, Türklerin Ticaret Yolları ve İpek Yolu Üzerindeki Rolleri, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2007.
İbrahim Kafesoğlu, Orta Asya'da Ticaret, Tarım ve Üretim, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2001.
Hasan Eren, Eski Türklerde Zanaatkârlık ve Madencilik Faaliyetleri, İstanbul: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 2015.
Jean-Paul Roux, Türklerde Demircilik ve Savaş Sanayii, İstanbul: Doğu Batı Yayınları, 2011.
Gary Seaman & Daniel Mark, Ancient Nomads of Central Asia, California: Stanford University Press, 1991.
Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, İstanbul: Akçağ Yayınları, 2017.
Talat Tekin, Orhun Yazıtları ve Eski Türk Yazı Sistemi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2003.
Osman Nedim Tuna, Türkçenin Kökeni ve Dil Yapısı, İstanbul: YKY Yayınları, 1998.
Hasan Eren, Türkçenin Gelişimi ve Orhun Türkçesi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2012.
Reşit Rahmeti Arat, Eski Türk Yazıtları ve Rünik Alfabe, İstanbul: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1957.
Claus Schönig, Türk Dillerinin Tarihi ve Kökenleri, Leiden: Brill Academic Publishers, 2003.