CARL GUSTAV JUNG, ilkokul dönemine ait paylaştığı bir anısında, içinde küçük cetveli olan bir kalem kutusunu kullanarak oluşturduğu minik tahtadan oyma bir figürden söz eder. Cetvelin ucuna, oyarak, redingotu, silindir şapkası ve parlak siyah botları olan aşağı yukarı altı santimetre boyunda oluşturduğu adamcığı, kalem kutusunun içine hazırladığı küçük bir yatağın üzerine, yanına boyadığı siyaha çalan düzgün uzunca bir taşla birlikte yerleştirir ve onu tavan arasında bir yere gizler. Bütün zor durumlarında, yanlış bir şey yaptığında, duyguları incindiğinde sarıp sarmalayıp yatırdığı tahtadan oyulma taşı olan minik adamı düşünür, onun için gizli bir dil bile uydurmuştur; üzerine uydurduğu gizli dilde yazdığı kağıt parçalarını, törensel bir havada kalem kutusuna yerleştirdiğini anlatır. Tahtadan oyulma minik adam, Carl Gustav Jungʼun çocukluk yıllarının önemli bir parçası olmuştur; ama zamanla bu anı da belleğinde yitip gider.
Yıllar sonra, “Libidonun Simgeleri ve Değişimleri” kitabının ön çalışmalarını yaparken kendisini oldukça şaşırtan bir şey fark edecektir; çocukluk yıllarının tahtadan oyulma minik adamı, aniden, anılarının arasından fırlar ve çalışmaları ile birleşir: “Arlesheim yakınındaki gömüler ve Avusturya yerlilerinin Churingas’larını yani ruh taşlarını gizledikleri yerlerle ilgili bir yazıyı okurken, öyle bir taşın kopyasını hiçbir yerde görmediğim halde zihnimde onun tam bir tanımının olduğunu keşfettim. Sözü edilen, alt ve üst bölümleri farklı renklerle boyanmış bir taştı. Hiç resmini görmememe karşın, bunu bir yerden anımsıyordum. Bu imge sonunda, sarı kalem kutusu ve minik adamla birleşti. Küçük adam sarılıp sarmalanmış bir eskiçağ tanrısıydı; Asklepios anıtlarındaki betimlemelerde görülen ve bir parşömene yazılı bir yazıyı ona okuyan bir Telesphoros’tu. İşte ilk kez o zaman, insanların bireysel ruhlarına, hiçbir gelenekle bağlantısı olmayan eski ruhsal öğelerin girmiş olabileceğini düşündüm.” diye aktarıyor.
Jung, söz konusu çalışmasında on dokuzuncu yüzyıl bellek, kalıtım ve bilinçdışı kuramlarını birleştirerek bilinçdışının, herkeste bulunan ve mitolojik imgeler içeren filogenetik bir katmanı olduğunu öne sürüyor. Böylece, deneyimleri ile anlam kazanan “Libidonun Simgeleri ve Değişimleri” çalışması, kolektif bilinçdışının keşfi ile sonuçlanıyor.
Carl Gustav Jung: “Dünyanın tam bir resmini alabilmemiz için bir boyuta daha gereksinimimiz var.”
“Görünen dünyanın ardında farklı değerleri olan bir gerçeğin saklı olduğu sorunsalını göz ardı edemeyiz ve yer, zaman ve nedenselliğe dayanan dünyamızın, “ardında ve altında,” “burada” ve “orada” ve “daha önce ve daha sonra” kavramlarının önemini yitirdiği başka bir düzenle bağlantılı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Ruhsal varlığımızın en azından bir parçasının yer ve zamanla göreceli olduğuna kuşkum yok. Bu görecelilik bilinçten giderek uzaklaşarak mutlak bir zaman ve yer yokluğuna doğru uzanıyor.”
Carl Gustav Jung, kolektif bilinçdışı olgusu ile, bir anlamda, yaşamın pratik devamlılığının uzay ve zamanın ötesinde psişik bir varlık olduğunu öne sürüyor. Kolektif bilinçdışı; yaşayan, yaşamış ve yaşayacak olan her canlının paylaştığı, birbirine bağlı, bilinçsiz bir zihindir, diyor. Öyle ki geleceğin görüsüne veya düşüne sahip olabilirsiniz. Yakın geleceği görebilirsiniz.
Doğadaki tüm canlıların karmaşık fiziksel becerileri, kendileri ve dünya hakkında bildikleri şeyler vardır; yeni doğan bir insan veya hayvan yavrusu annesinin göğsünü nasıl emeceğini bilir. Bebekler acıktıklarında ağlarlar. Bunlar bireysel olarak edinilmemiştir, içgüdüsel temel örüntülerdir. Kolektif bilinçdışı ile ilgilidir.
Bu gerçekler bizlere zihnin tümüyle uzay ve zamanın yasalarına bağlı, sınırlı bir varlık olmadığını gösterir.
Peki, kolektif bilinçdışı zamanı nasıl aşar?
Zaman görecelidir, ışık hızından daha hızlı olan tek şey, düşünce hızıdır. Özellikle de bilinçsiz düşünce. Partiküller ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşladığı için bilinçsiz zihnin sonsuz olduğunu düşünebiliriz. Yani, bir anlamda zaman diye bir şey yoktur.
“Buluşlar genellikle raslantısal fırsatlar sonucu ortaya çıkar.”
Sezgi, Carl Gustav Jungʼun tanımladığı dört temel işlevden biridir. Carl Gustav Jung sezgiyi, “bilinçdışı araçlar vasıtasıyla algı işlevi” olarak tanımlar; bilinçdışındaki göreceli yer ve zaman yoluyla algılama… Sezgiler, duyum gibi, içeriği verili bir olgu niteliği taşır; düşünme işlevinin tam tersidir, düşünmenin içeriği türetilmiş ya da çıkarsanmıştır. Bu anlamda sezgilerin düşünme ya da gözlemle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Libidonun Dönüşümleri ve Simgeleri çalışmasında Jung iki düşünme tipini birbirinden ayırt eder; bu doğrultuda yönlendirilmiş düşünme ile düşsel düşünmeyi karşılaştırır. Yönlendirilmiş düşünme sözel ve mantıksal, buna karşılık düşsel düşünme edilgin, çağrışımsal ve imgecidir. Bilim birinci, mitoloji ise ikinci düşünme tipinin örnekleridir.
Sezgi, son derece gayrimeşru bir yolla algılayabilir, bu şeylerin kafamıza nasıl girdiğine dair basbayağı hiçbir fikrimiz yoktur, diyor Jung. Bu durumda, sezgi de yönlendirilmiş bir şeye işaret etmez; edilgindir, içeriği verilidir.
Birçok bilimsel keşif, düşünen akıldan ziyade sezgiler vasıtasıyla yapılmıştır; bu açıdan, yine de sezgi, yaratıcılık süreçleri ile birlikte değerlendirilebilir. Bu süreç, Wallas’ın (1926) yaratıcılık modelinde de “hazırlık”, “kuluçka”, “aydınlanma” ve “doğrulama” aşamaları olarak tanımlanır; önce bilgi toplanır, bu sürecin ardından kuluçka aşaması gelir, burada zihin biraz dinlenir, araştırmalar demlenmeye alınır ve en son kuluçka süreci sonunda doğan fikirler değerlendirilir. Kuluçka evresine dikkat çekmek isterim, burası yapılan araştırmadan bir süre uzaklaştığınız anlardır, böyle anlarda zihinde yaratıcı bağlantılar kurulur ve bazen çözüm zihninizde aniden beliriverir.
Kuluçka evresi, sezgilerin çalıştığı ve zihnin derin bağlantılar kurduğu kritik bir zaman dilimidir. Bu evrede, yoğun ve bilinçli düşünce döneminin ardından zihin, konuyla ilgili bilinçaltı bağlantıları kurmaya başlar. Böylece, çoğu zaman fark etmeden önce, çözüm aniden aydınlanma şeklinde belirir. Özellikle kuluçka döneminde, zihni bilinçli çabadan uzaklaştırmak, yeni ve beklenmedik fikirlerin ortaya çıkmasına olanak tanır.
Bilim insanlarının ve felsefecilerin; büyük düşünürlerin “zamanın ötesinde” insanlar oldukları söylenir. Kuşkusuz, onları diğer insanlardan ayıran temel özellikleri, sezgileridir; çünkü sezgiler olmadan akıl tek başına oldukça kısır bir işlevdir, birçok bilimsel keşif sezgiler vasıtasıyla yapılmıştır. Bu bağlamda, sezgi işlevinin kaynağı olan “bilinçdışı” ve sezgilerin çalışmasına olanak tanıyan “yaratıcı düşünme” süreçleri; büyük düşünürlerin sezgiselliklerine bir açıklama getirebilir.