Bir egemenin varlığını anlamak için onun açıkta olup olmadığına bakmak yanıltıcıdır. Egemen, sadece yasaları koyan ya da yöneten kişi değildir; aynı zamanda istisnai durumda neyin nasıl işleyeceğine karar veren otoritedir. Carl Schmitt’in Politische Theologie eserinde dile getirdiği “Egemen, istisnai duruma karar verendir” ifadesi, modern siyaset içinde gizlenmiş gerçek iktidarın kimde olduğunu anlamak için önemli bir anahtar sunar. Günümüz siyasetinde egemenlik artık tek bir şahsın, monarkın ya da anayasal bir kurumun elinde değildir. Egemen, çoğu zaman göz önünde olan değil, arka planda düzeni belirleyendir. Devletler, anayasal sistemler ve demokratik kurumlar görünürde halkın iradesini yansıtırken, asıl karar mekanizmalarının daha derinde, karmaşık bir ağın içinde işlediğini görmek gerekir.
Schmitt’e göre, egemen olan güç, kriz anlarında gerçek yüzünü gösterir. Barış zamanında demokrasinin, hukuk devleti prensiplerinin veya halk egemenliğinin geçerli olduğu sanılabilir. Ancak asıl güç, istisnaî durumda kimin karar verebildiği ile ölçülür. Örneğin, 2008 Küresel Finans Krizi'nde devletler sözde bağımsız piyasa mekanizmalarına müdahale etmek zorunda kaldılar. Yüz milyarlarca dolarlık kurtarma paketleriyle büyük finans kuruluşları iflastan kurtarıldı. Kriz öncesinde "serbest piyasa" adı altında ekonomiyi yönlendiren mekanizmalar, istisnaî durumda hükümetlerden olağanüstü yetkiler talep etti ve bu yetkiler kendilerine verildi. Böylece, asıl egemenin devlet başkanları ya da parlamentolar olmadığı, küresel finans sisteminin derin ağlarına yayılmış bir yapı olduğu anlaşıldı. Devletler, yasa koyucu organlar ya da halk bu süreçte sadece seyirci konumundaydı. COVID-19 pandemisi de benzer bir sürecin farklı bir versiyonunu sundu. Hükümetler ve uluslararası organizasyonlar, halk sağlığını koruma bahanesiyle olağanüstü kararlar aldı. Seyahat kısıtlamaları, zorunlu aşı uygulamaları, bireylerin hareket özgürlüğüne dair düzenlemeler bir istisnaî durumun parçasıydı. Ancak bu kararlara kimler yön verdi? Hükümetlerin bilim insanlarıyla ortak hareket ettiği söylendi, ancak kriz anlarında küresel ilaç şirketlerinin, uluslararası sağlık örgütlerinin ve finansal grupların etkisi gün yüzüne çıktı. Kararları halk seçmedi, parlamentolar tam anlamıyla onaylamadı; istisnaî durumu belirleyenler, sistemin görünmeyen egemenleriydi.
Liberal demokrasilerde egemenliğin halkın iradesiyle şekillendiği iddia edilir. Ancak Schmitt’in perspektifinden bakıldığında, gerçek egemenin seçim sonuçlarıyla doğrudan belirlenmediğini görmek zor değildir. Siyasi partiler, seçimler ve yasalar, esas egemenin varlığını maskeleyen araçlardır. Halkın seçtiği liderler, seçim kampanyalarına milyarlarca dolar harcayan büyük sermaye gruplarının desteği olmadan kazanamazlar. Medya organları, sosyal medya platformları ve algoritmalar, halkın algısını şekillendirerek hangi konuların önemli olup olmayacağına karar verir. Seçimler, belirli bir çerçevenin dışına çıkmayan, önceden tasarlanmış alternatifler arasından birini seçmekle sınırlıdır. Burada Schmitt’in “istisnaî duruma karar veren” egemen figürü karşımıza çıkar: Seçimlerin meşru olup olmayacağına, hangi adayın öne çıkacağına, hangi söylemin destekleneceğine karar veren odaklar, perde arkasında hareket eden finansal, medya ve bürokratik yapılardır. ABD’de Donald Trump’ın sosyal medya hesaplarının kapatılması, Schmitt’in egemenlik kavramını anlamak açısından dikkat çekicidir. Hukuki süreçler tamamlanmadan, herhangi bir devlet kurumu karar vermeden, küresel teknoloji şirketleri “istisnaî bir durum” ilan ederek bir dünya liderinin kamusal iletişimini kesmiştir. Kararı yargı organları değil, Google, Twitter ve Facebook gibi teknoloji devlerinin üst yönetimleri vermiştir. Bu, modern çağda gerçek egemenliğin ulusal hükümetlerden, özel sektör ve teknoloji devlerine kaydığının bir göstergesidir. Schmitt’in Egemen, istisnai duruma karar verendir tanımını küresel bağlamda ele aldığımızda, ulus-devletlerin artık mutlak egemen olmadığı görülmektedir. Küresel finans kuruluşları (IMF, Dünya Bankası), uluslararası ticaret anlaşmaları (GATT, WTO), büyük teknoloji firmaları (Google, Apple, Amazon) ve jeopolitik örgütlenmeler (Bilderberg Grubu, Davos Zirvesi, Trilateral Komisyon) gibi yapılar, kriz anlarında ulus-devletlerden daha fazla karar alma yetkisine sahiptir. Ulus-devletlerin borçlandırılması yoluyla egemenliklerini kaybetmeleri, bir başka istisnaî durum örneğidir. Devletler, ekonomik krizlerde IMF gibi küresel kuruluşlara bağımlı hale gelir ve bu kuruluşlar, mali yardımları karşılığında siyasi reformlar dayatır. Bir devletin iç işleyişi üzerinde bu denli büyük bir etkiye sahip olan bir yapı, hukuken devlet dışı olsa da fiilen egemenlik yetkisine sahip hale gelmektedir.
Benzer şekilde, uluslararası medya kuruluşları, kamuoyu algısını şekillendirme gücü sayesinde siyasal karar alma süreçlerini etkileyebilir. George Orwell’in 1984 romanında olduğu gibi, "geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder." Modern siyasette medya gücü, toplumsal hafızayı ve algıyı şekillendirerek gelecekte kimlerin egemen olacağına karar veren bir araç haline gelmiştir. Schmitt’in egemenlik kavramı, modern çağda yeniden ele alınmalıdır. Ulus-devletlerin üzerinde ve içinde gizlenmiş, istisnaî durumları belirleyen güç merkezleri vardır. Seçimler, yasalar ve demokratik kurumlar, gerçek egemenliği gizlemek için kullanılan araçlar olabilir. Küresel finans sistemleri, teknoloji devleri, uluslararası organizasyonlar ve medya gücü, kriz anlarında devletlerden daha fazla karar alma yetkisine sahip olabilmektedir. Günümüz dünyasında bir devlet başkanı, bir parlamento veya anayasa mahkemesi egemen gibi görünse de asıl güç, istisnaî durumda karar alabilen ve düzeni belirleyebilen yapıların elindedir. İster pandemi olsun, ister ekonomik kriz, isterse sosyal medya yasakları, gerçek egemenler her zaman perde arkasında kalmaya devam eder. Schmitt’in dediği gibi, egemen olan, yasaları yazan değil, istisnaî durumu ilan edip ona yön verendir.