Türkiye, tarih sahnesinde daima siyasetin merkezinde yer almış, milletin yönetime doğrudan etki edebildiği dönemler yaşamış ve gerektiğinde siyaset aracılığıyla kendi kaderini belirleyebilmiştir. Ancak bugün, halkın siyasete olan ilgisinin giderek azaldığı, özellikle genç nesillerin siyasal süreçlere kayıtsızlaştığı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa Türkiye gibi köklü bir devlet geleneğine sahip bir ülkede, siyasete olan ilginin azalması yalnızca bireysel kayıtsızlık ya da toplumsal bilinçsizlikle açıklanamaz. Bu durum, sistemli bir dönüşümün ve Türkiye’nin siyasal kimliğinin bilinçli şekilde aşındırılmasının bir sonucudur.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletini siyasetin öznesi haline getiren bir lider olarak hareket etmişti. Atatürk'ün siyaset anlayışı, halkın yalnızca seçimlerde oy kullanarak değil, doğrudan karar mekanizmalarına katılarak, bilinçli bir yurttaş olarak siyasal süreçleri yönlendirmesi esasına dayanıyordu. Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda halkın siyasal iradesini devletin temeli haline getiren bir bilinç devrimiydi. Ancak aradan geçen yıllar içerisinde Türk milleti, bu bilinçten sistematik olarak uzaklaştırıldı. Siyaset, halka ait bir alan olmaktan çıkıp, çıkar gruplarının ve küresel aktörlerin yönlendirdiği bir sahneye dönüştü. Bugün halkın siyasetten uzaklaşmasının temel nedeni de budur: İnsanlar, artık siyasal süreçlerin kendilerini doğrudan etkilemediğini, kendi iradelerinin yönetime yansımadığını, seçimlerin ve siyasi mücadelelerin bir değişim yaratmadığını düşünmektedir.
Türk siyasetindeki en büyük kırılma noktalarından biri, millî iradenin ve milliyetçiliğin sistemli şekilde pasifleştirilmesi olmuştur. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” düsturu, yalnızca bir söylem değil, bir bilinç ve yön tayin edici bir ilkedir. Türk milleti, ancak kendisini millet olarak hissedebildiği ve devletin sahibi olduğuna inandığı sürece siyasete yön verir. Ancak milliyetçilik, günümüzde ya sadece hamasi söylemlere sıkıştırılmış ya da küresel entegrasyon projelerinin bir engeli olarak görülerek aşındırılmaya çalışılmıştır. Milliyetçiliğin içi boşaltıldığında, halkın siyasal sürece olan ilgisi de azalır. Çünkü insanları siyasete çeken şey, ortak bir ideal ve geleceğe dair kolektif bir inançtır. Eğer bir millet, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmadığına inanmaya başlarsa, siyaset yalnızca üst düzey bürokratların ve sermaye gruplarının yönettiği teknik bir süreç haline gelir ve halk için cazibesini yitirir.
Türkiye’nin siyasal yapısındaki bir diğer büyük sorun ise, ulus-devletin egemenliğinin zayıflatılması ve siyasal karar alma mekanizmalarının küresel güçlere devredilmesidir. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi, yalnızca askerî ya da siyasi bağımsızlığı değil, ekonomik, kültürel ve entelektüel bağımsızlığı da kapsıyordu. Ancak günümüzde Türkiye’nin ekonomi politikaları, küresel finans kuruluşlarının dayattığı programlarla şekillenmekte; tarım, sanayi ve teknoloji politikaları uluslararası sermayenin taleplerine göre düzenlenmektedir. Türk halkı, kendi devletinin bile küresel dinamikler karşısında yeterince bağımsız hareket edemediğini gördüğünde, siyasetin kendi hayatı üzerindeki etkisine dair inancını kaybetmektedir. İnsanlar, kim iktidara gelirse gelsin, temel politikaların değişmeyeceğini düşündüğünde, siyasete ilgisizleşmeye başlar. Çünkü siyaset, değişim ve irade kullanımıyla anlam kazanan bir alandır. Eğer seçim sonuçları, hükümet değişiklikleri ya da siyasi söylemler halkın gündelik yaşamında herhangi bir somut dönüşüm yaratmıyorsa, siyaset bir illüzyon olarak algılanmaya başlar. Bu da halkın siyasetten kopmasını hızlandıran en önemli faktörlerden biridir.
Siyasetin halk için önemini yitirmesinin bir diğer boyutu da, yönetici sınıfın liyakatsizleşmesi ve siyasetin niteliksiz kişilerin elinde bir rant aracına dönüşmesidir. Atatürk’ün kurduğu devlet sisteminde, yönetim kadroları alanlarında uzmanlaşmış, disiplinli ve yüksek vasıflı kişilerden oluşuyordu. Ancak zamanla siyasette bilgi ve birikimden çok, kişisel sadakat, parti içi dengeler ve nepotizm ön plana çıkmaya başladı. Bürokrasi, akademi ve medya gibi kritik alanlar, siyasal elitlerin kontrolüne girerek bağımsızlığını yitirdi. Türkiye’de halkın siyasete güven duymamasının en büyük nedenlerinden biri de budur: Siyasi mekanizmalar, liyakatli bireyler tarafından değil, siyasal rant peşinde koşan gruplar tarafından ele geçirildiğinde, halk siyaseti bir çözüm alanı olarak görmemeye başlar. Çünkü halkın gözünde siyaset, artık toplumsal sorunları çözmek için değil, belirli grupların güç devşirmek için kullandığı bir araç haline gelmiştir.
Tüm bu sürecin sonucunda Türkiye, giderek “post-politik” bir evreye sürüklenmektedir. Post-politik kavramı, siyasetin teknik bir yönetim meselesine dönüşmesi ve halkın karar alma süreçlerinden dışlanması anlamına gelir. Modern dünyada siyaset artık büyük ideolojik mücadelelerin ve halk iradesinin belirleyici olduğu bir alan olmaktan çıkmış, teknokratların ve küresel aktörlerin belirlediği bir süreç haline gelmiştir. Türkiye de bu sürecin dışında değildir. Günümüzde hükümetlerin ideolojik kimliklerinden çok, küresel ekonomik parametrelere uyum sağlayıp sağlamadığı sorgulanmaktadır. Halkın siyaset üzerindeki etkisi zayıfladıkça, siyasetin halk için anlamı da azalmakta ve toplum giderek siyasal süreçlere kayıtsızlaşmaktadır.
Bu kayıtsızlığı tersine çevirmek için Türk siyasetinin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Halkın siyasete olan ilgisini artırmanın yolu, Türk milletinin devletine ve kendi iradesine olan güvenini yeniden tesis etmekten geçer. Öncelikle ulusal egemenliği koruma bilinci, devlet politikalarının merkezine yerleştirilmelidir. Türkiye’nin ekonomi politikaları, dışa bağımlılıktan kurtulmalı ve halkın refahını önceleyen millî bir model oluşturulmalıdır. Türk milliyetçiliği, sadece söylem bazında değil, eğitim, ekonomi ve kültürel politikalar başta olmak üzere devletin her alanında etkin hale getirilmelidir. Liyakat ve bilimsel düşünce esas alınarak devlet yönetimi yeniden yapılandırılmalı, genç nesillerin siyasete olan ilgisini artırmak için eğitim sisteminde köklü reformlar yapılmalıdır.
Siyasetin halk için anlamını kaybettiği bir toplumda, devletin uzun vadede ayakta kalması mümkün değildir. Türkiye’nin yeniden güçlü bir siyasi bilinç kazanması için, halkın siyasetin pasif bir tüketicisi olmaktan çıkarılarak, tekrar siyasetin öznesi haline getirilmesi gerekmektedir. Bu, ancak millî bilincin güçlendirilmesi ve Türk milletinin kendi kaderine yön verecek iradeyi yeniden kazanmasıyla mümkün olacaktır. Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük miras, devlet yönetiminin halk iradesiyle şekillendiği bir Türkiye’dir. Bugün yapılması gereken, bu mirası yeniden canlandırmak ve Türk milletini siyasete duyarsız bir kitle olmaktan çıkarıp, yeniden siyasetin hakiki sahibi haline getirmektir.