Bir ülkede adalet terazisinin dengesi bozulduğunda, insanlar susarak yaşamakla, konuşarak bedel ödemek arasında bir tercih yapmak zorunda kalır. Lakin bazı durumlar vardır ki, susmanın bedeli, konuşmanın bedelinden ağır olur. İşte tam bu noktada devreye protesto hakkı girer. İnsanların kendi haklarını, onurlarını, geleceklerini savunmak için bir araya gelmeleri, seslerini duyurmaları kadar doğal bir şey yoktur. Hatta bu hak, sadece yasal bir ayrıcalık değil, bir toplumun canlı olduğunu, duyarlı olduğunu, başına geleni sorgulayabildiğini gösteren bir işarettir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 34. maddesiyle herkesin “önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız” şekilde toplantı ve gösteri düzenleyebileceğini garanti altına alır. Ancak bu yalnızca bir madde değil; aynı zamanda devletle vatandaş arasındaki güven ilişkisini temsil eder. Vatandaş devlete güvenir, devlet de vatandaşına. Bu güven ilişkisi sarsıldığında, yurttaşın kendini ifade etmesi, yani yürüyüş yapması, pankart taşıması ya da yalnızca susarak bir meydanda durması bir hak olmaktan çıkar, bir zorunluluğa dönüşür.
Her adaletsizlik karşısında dile gelen öfke, sokağa taşınmaz belki. Ama bazı zamanlar vardır ki, yaşanan bir hukuksuzluk, bir eşitsizlik, bir kayırma ya da hak gaspı, toplumun içini öyle derinden yakar ki, susmak vicdan azabına dönüşür. Böyle zamanlarda halkın sokağa çıkması, konuşması, anlatması gerek. Yalnızca devlete değil, birbirine de... “Ben de bu haksızlıktan rahatsızım” demek, yalnızca bir bireysel duruş değil, bir toplumsal çağrıdır aynı zamanda. Fakat burada çok önemli bir çizgi vardır. Bu çizgi, protestoyu haklı ve meşru yapanla, onu başka niyetlerle suistimal edenlerin arasındaki o ince ama hayati farktır. Bir yürüyüş, bir eylem; eğer ki gerçekten adalet arayışıysa, içinde kin değil hakikat barındırır. Hak arayan bir halk, devletin varlığına değil, devletin yanlışına karşı çıkar. Devleti yıkmak için değil, onu daha adil hale getirmek için sokağa iner. Bu yüzden sivil itaatsizlik, aslında devlete karşı bir başkaldırı değil, devlete olan inancı diri tutma biçimidir. “Senin daha iyi olmanı istiyorum” deme yoludur. Sivil itaatsizlik denince insanların aklına bazen karmaşa, başkaldırı, düzen bozma gibi şeyler gelir. Oysa işin özü bambaşkadır. Gandhi’nin yürüyüşlerinde, Martin Luther King’in konuşmalarında ya da bu topraklarda adalet arayan öğretmenlerin, işçilerin, annelerin eylemlerinde gördüğümüz şey; sessiz ama derin bir kararlılıktır. Şiddete bulaşmadan, hakarete varmadan, provoke etmeden yapılan her duruş, her yürüyüş, her pankart; demokrasiye can verir.
Bu işler öfkeyle, anlık tepkilerle yapılmaz. Protesto bir duruştur, bir yöntemdir, bir disiplindir. Öyle her sosyal medya çağrısıyla, kimin organize ettiğini bilmeden, arka planını sorgulamadan sokağa dökülmek; hak aramak değil, belirsiz bir rüzgâra kapılmaktır. Hele ki bugünün dünyasında, her kitlesel hareketin içine sızmaya çalışan provokatörleri, terör örgütlerini, ajitatörleri düşündüğümüzde; çok daha dikkatli, çok daha bilinçli olmak şart. Bu yüzden her protesto, önce kendi içinde bir ahlak taşımalı. Kimsenin malına, canına, huzuruna zarar vermemeli. Devletin güvenliğini tehdit etmeyen, ama devletin dikkatini çeken bir uyarı olmalı. İnsanların susturulmaya çalışıldığı, korkutulduğu, yalnızlaştırıldığı yerlerde; bir araya gelmek, birlikte durmak, birlikte düşünmek bile başlı başına bir eylemdir. Yürüyüş yapmak, bazen yalnızca fiziksel bir hareket değil, ruhun kendini ifade etmesidir. Bazen bir annenin elindeki fotoğraf, bazen bir öğrencinin yazdığı döviz, bazen bir işçinin attığı sessiz adımlar... Bunlar, toplumun nabzıdır. Devletin en çok duyması gereken şey, işte bu nabzın atışıdır. Evet, bu hak vardır. Anayasal güvence altındadır. Ama bu hakkı kullanırken sorumluluğumuz da vardır. Çünkü her yapılan şey, sadece bize değil; bizden sonra gelecek insanlara, çocuklara, gençlere, toplumun geneline örnek olur. Nasıl konuştuğumuz, nasıl durduğumuz, nasıl itiraz ettiğimiz; toplumsal hafızada yer eder. Bu yüzden her protesto, şiddetsiz, barışçıl, kararlı ve bilinçli olmalıdır. Sokaklara çıkmak, devleti yıkmak için değil; devlete seslenmek içindir. O sesi duymak istemeyenler olabilir. Ama önemli olan, o sesin doğru olmasıdır. Çünkü bazen bir hakikat, bin çığlıktan daha güçlüdür.
Protesto hakkı, bir milletin kalbinin attığı yerdir. Bu hak, yanlış ellerde bir silaha dönüşebilir; ama doğru ellerde bir umut olur. O umudu diri tutmak için konuşmak, susmamak, birlikte olmak gerekir. Çünkü bazı şeyler vardır ki; susarak değil, konuşarak korunur. Adalet, vicdan, hukuk... Ancak bunları sahiplenen insanlar sayesinde ayakta kalır. Ve bir toplum, ne zaman ki hakkını arayanlara değil, hakkı yenenlere kızmaya başlar; işte o zaman gerçekten büyür.