
Ahmet Ağaoğlu (1869-1939), Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan süreçte önemli fikrî katkılarda bulunmuş, milliyetçi ve liberal düşünceleriyle öne çıkan bir aydındır. Onun milliyetçilik anlayışı, bireyin özgürlüğüne verdiği değer, modernleşme çabaları ve eğitim yoluyla toplumsal dönüşüm hedefiyle şekillenmiştir. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde, hem Jön Türkler hem de Cumhuriyet dönemi aydınlarıyla fikrî ortaklıklar geliştirmiş, bu iki dönem arasında düşünsel bir bağ kurmuştur. Çok uluslu Osmanlı yapısından ulus-devlet modeline yönelen tarihsel süreçte, Ağaoğlu’nun görüşleri Batı düşüncesinin izlerini taşımakla birlikte, Türk kimliğinin inşasında özgün bir yaklaşım sunmuştur.
Ahmet Ağaoğlu, Güney Kafkasya’da varlıklı bir Şii ailede dünyaya gelmiş, çocukluk yıllarında geleneksel dinî eğitim aldıktan sonra annesinin teşvikiyle modern Rus okullarında öğrenim görmüştür. Bu süreç, onu erken yaşta Rus edebiyatı ve siyasal düşüncesiyle tanıştırmış; Turgenev, Çernişevski ve Bakunin gibi isimlerin eserleriyle Aydınlanma Çağı düşünürlerinin fikirlerine erişmesini sağlamıştır. Bu entelektüel birikim, onda iki temel etki yaratmıştır: Geleneksel dinî eğitime ve Doğu dünyasına karşı bir mesafe geliştirmesi ve Batılı yaşam tarzı ile değerlerine güçlü bir ilgi duyması. Henüz 18 yaşında St. Petersburg’a, bir yıl sonra ise Paris’e gitmesi, bu yönelimin somut göstergesidir.
Paris’te Collège de France’ta Ernest Renan’ın derslerine katılan Ağaoğlu, birey ve özgürlük kavramlarına ilişkin tartışmalarla burada derinlemesine ilgilenmiş, bu fikirler onun milliyetçilik anlayışının düşünsel temelini şekillendirmiştir. Ancak Batı ile kurduğu entelektüel ilişki tek yönlü olmamış, hem Batı dünyasına hem de İslam toplumlarına eleştirel yaklaşmıştır. Bir yandan mensubu olduğu İslam dünyasına yabancılaşırken, diğer yandan Batı’nın Doğu’ya yönelik önyargılarına da tepki göstermiştir. Bu ikili bakış açısı, onu hem Doğu toplumlarının geri kalmışlığına çözüm arayan hem de Batı’nın oryantalist tutumunu eleştiren bir fikir insanı haline getirmiştir.
Bakü’de yayımladığı eserler ve katıldığı siyasal hareketlerde, Rus Çarlığı yönetimi altındaki Müslümanların haklarını savunurken, din adamlarının tutuculuğunu ve geleneksel yapıların gelişimi engelleyen yönlerini de eleştirmiştir. Özellikle harf devrimi gerekliliği ve kadın haklarının iyileştirilmesi konularına vurgu yapması, onun milliyetçiliğinin yalnızca etnik ya da dinî temellere dayanmadığını, aynı zamanda toplumsal reform ve ilerlemeci bir perspektife sahip olduğunu göstermektedir.
Paris’teki eğitimini tamamladıktan sonra 1894’te İstanbul’a uğrayarak memleketi Azerbaycan’a dönen Ahmet Ağaoğlu, kısa süre içinde Osmanlı entelektüel çevreleriyle temas kurmuştur. II. Meşrutiyet öncesinde, Paris’te tanıştığı ve Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden biri olan Ahmet Rıza ile paylaştıkları ortak fikirler, onu Osmanlı’daki düşünsel mücadeleye daha fazla yöneltmiştir. O dönemde Osmanlı aydınları üç temel ideolojik eğilim etrafında çözüm arayışına girmişti: Osmanlıcılık, imparatorluğun çok uluslu yapısını koruma çabası; İslamcılık, ümmet birliği temelinde bir tardayanışma anlayışı; ve Türkçülük/Turancılık, Türk kimliği ve birliğini esas alan bir perspektif. Yusuf Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesi bu noktada bu fikrin nedenleri anlamamız için çok önemli.
Ahmet Ağaoğlu, bu düşünsel yönelimler arasında Türk milliyetçiliği çizgisinde konumlanmıştır. 1900’lerin başında, Rusya’daki Müslüman toplulukların Çarlık yönetimine karşı verdiği mücadele içinde Türkçü fikirlerle daha yakından tanışan Ağaoğlu, başlangıçta kendisini “Acem” (Fars) olarak tanımlarken, bu süreçten itibaren Türk kimliğine yönelmiştir. 1910’lu yıllarda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura ile birlikte Türk milliyetçiliğinin öncü isimleri arasında yer almıştır. Bu üçlü, Osmanlı’nın son döneminde Türk milletinin tarihî ve kültürel köklerine dayalı modern bir ulusal bilinç inşa etme fikrini paylaşmıştır.
Ağaoğlu’nun milliyetçilik anlayışı, Osmanlıcılık veya İslamcılıktan farklı olarak, imparatorluk bünyesindeki Türk unsurunun önemini ve güçlendirilmesi gerektiğini savunuyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarına aktif destek verdiği dönemde kaleme aldığı yazılar, Osmanlı’da Türklerin ikinci planda kaldığını vurguluyor ve Türk toplumunun eğitim, ekonomi ve kültürel gelişim alanlarında ilerlemesi gerektiğinin altını çiziyordu. Bu düşüncelerini pratiğe dökmek amacıyla, 1912’de İstanbul’daki evinde gerçekleştirilen toplantılar sonucunda Türk Ocağı’nın kuruluş sürecinde etkin rol almıştır. Türk Ocakları, 20. yüzyıl Türkiye’sinin en önemli milliyetçi kuruluşlarından biri olarak, Türk toplumunun eğitimsel, entelektüel, sosyal ve ekonomik seviyesini yükseltmeyi hedeflemiştir. Ağaoğlu, 1918’e kadar bu kurum için büyük bir özveriyle çalışmış; ayrıca 1915’te Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına milletvekili olarak seçilerek, Türkçü fikirlerini siyasi arenada da temsil etme imkânı bulmuştur.
Bu dönemde Ahmet Ağaoğlu’nun milliyetçilik anlayışı, dışlayıcı olmayan bir karaktere sahiptir. Ozan Özavcı’nın belirttiği gibi, Ağaoğlu’nun ulus tasavvuru, dönemin bazı Jön Türk siyaset yapıcılarının aksine, etnik veya mezhepsel ayrımcılığı temel almıyordu. Türk milletini inşa etmenin yolunun tarihî ve kültürel mirasa yönelmekten geçtiğini savunurken, bu milli kimliği olabildiğince kapsayıcı bir çerçevede ele almaya özen göstermiştir. Türkçülüğü, İslam dünyasının modernleşme süreciyle ilişkilendirmeye çalışmış; Türk kimliğini, İslam’ın ilerlemeci ve birleştirici yönleriyle güçlendirmeyi hedeflemiştir. Ancak bu yaklaşımında, dini bir siyasi araç olarak kullanmaktan ziyade, kültürel bir arka plan unsuru olarak değerlendirmiştir. Ona göre milliyetçilik, geri kalmış Doğu toplumlarını, özellikle Türk ve Müslüman toplulukları, çağdaş medeniyet seviyesine yükseltmenin ve onların emperyalizme karşı haklarını savunmanın bir aracıydı.
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan mağlubiyetle çıkmasının ardından, birçok Osmanlı aydını gibi Ahmet Ağaoğlu da buhranlı bir sürece girmiştir. Savaş sırasında İttihat ve Terakki saflarında milliyetçi faaliyetlerde bulunduğu için, 1918 sonrasında İtilaf Devletleri tarafından aranan isimler arasında yer almış ve diğer bazı Osmanlı yöneticileriyle birlikte İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiştir. Yaklaşık üç yıl süren bu esaretin ardından, 1921’de serbest bırakıldığında Anadolu’da gelişen Milli Mücadele hareketine katılmak üzere Ankara’ya geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki bağımsızlık mücadelesine dahil olan Ağaoğlu, kısa sürede Kurtuluş Savaşı’nın entelektüel cephesinde aktif bir rol üstlenmiş; Ankara hükümetinin propagandasını yapmak üzere ülkeyi dolaşarak halkın milli bilinç etrafında birleşmesine katkıda bulunmuştur.
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Ahmet Ağaoğlu, yeni devletin ideolojik ve kurumsal yapısının oluşturulmasında doğrudan rol almıştır. 1923 yılında kurulan Halk Fırkası’nın (daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi) ilk parti programını hazırlayan komitede görev almış, ayrıca 1924 Anayasası’nı hazırlayan özel komisyonda yer almıştır. Bu görevler, onun modern Türk ulus-devletinin inşasında ne denli merkezî bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Ağaoğlu, Osmanlı’dan devralınan çok uluslu ve teokratik devlet yapısının yerine, egemenliği millete dayanan, laik ve üniter bir cumhuriyet anlayışının şekillendirilmesinde katkı sunan önemli düşünürler arasındaydı. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu içinde yer alması, Osmanlı’daki meşrutiyetçi ve milliyetçi deneyimi yeni rejime taşıyan bir köprü işlevi görmesini sağlamıştır. Özellikle 1923-1924 yıllarında hilafetin kaldırılması ve tekke ile zaviyelerin kapatılması gibi laikleşme adımları atıldığında, dönemin basını bu gelişmeleri “liberallerin icraatı” olarak nitelendirmiş, Ağaoğlu da bu reformları destekleyen cumhuriyetçi liberaller arasında öne çıkmıştır. Onun fikirlerinde, Jön Türk hareketinin anayasal özgürlükçü mirası ile Cumhuriyet’in devrimci milliyetçiliği birleşmiştir.
Ağaoğlu’nun milliyetçilik anlayışını belirgin kılan unsurlardan biri, bireycilik (ferdiyetçilik) ile toplumculuk arasındaki dengeyi kurma çabasıdır. 1930’lardan itibaren kendisini giderek daha fazla “liberal” olarak tanımlayan Ağaoğlu, birey hakları ve özgürlüğünü merkeze alan liberal düşünceyi Türk milliyetçiliğiyle bağdaştırmaya çalışmıştır. Ona göre, bir milletin yükselişi, özgürlüğünü kazanmış bireylerin varlığına bağlıdır. Devlet, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almalı, onların ekonomik girişimlerini serbestçe sürdürebilecekleri bir ortam yaratmalıdır. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki liberal atmosferde kaleme aldığı yazılarında, düşünce özgürlüğü, bireysel haklar ve hukukun üstünlüğünü güçlü bir şekilde savunmuştur. Ancak 1926’dan sonra tek parti yönetiminin otoriterleşme eğilimine girdiğini fark ettiğinde, en sert eleştirilerini yöneltmiştir. Onun bakış açısına göre milliyetçilik, bireyin hak ve özgürlükleriyle çatışmamalı; aksine, milli birlik, özgür ve bilinçli bireylerin rızası ve katkısıyla inşa edilmeliydi.
Ahmet Ağaoğlu, Batı’daki bireycilik kavramını olduğu gibi benimsememiş, onu kendi toplumunun ihtiyaçlarına uygun şekilde ahlaki bir boyutla yeniden yorumlamıştır. Kropotkin ve Durkheim gibi düşünürlerden etkilenerek, liberal düşüncesinin merkezine dayanışma ve “karşılıklı yardım” ilkelerini yerleştirmiştir. Ona göre Doğu toplumlarının temel problemi, bireylerin kısa vadeli şahsi çıkarlarını toplumun uzun vadeli menfaatlerinin önüne koymasıdır; oysa Batı’da bireyler daha fedakâr davranarak toplumsal faydayı öncelemektedir. Ağaoğlu, Doğu ile Batı arasındaki bu farkı gidermek için Türk toplumunda ahlaki bir dönüşümün gerekli olduğunu savunmuş; bireyciliğin bencillikle eş anlamlı görülmesine son verilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Onun liberal milliyetçilik anlayışında ideal birey, hak ve özgürlüklerini bilinçli bir şekilde kullanan ancak bunları toplumunun kolektif ilerlemesiyle uyumlu hâle getiren kişidir. Bu nedenle, milli terbiye ve ahlak kavramlarına özellikle önem vermiş; özgeci (altruist) bireylerden oluşan bir millet inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur.
Modernleşme, Ağaoğlu’nun milliyetçilik anlayışında temel bir hedef olarak yer almıştır. Gençliğinden itibaren Aydınlanma fikirlerinden etkilenen Ağaoğlu, Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmasını milliyetçiliğin bir gereği olarak görmüştür. Çağdaşlaşma ideali, hem yazılarında hem de eylemlerinde kendini göstermektedir. Örneğin, 1905’te Rusya’daki ihtilal sonrasında Güney Kafkasya’da başlattığı Difai (Müdafaa) hareketi ile bir yandan Müslüman köyleri koruma çabası içine girerken, diğer yandan bölgedeki gerici din adamlarına ve bağnaz düşüncelere karşı mücadele etmesi, onun modernleşmeci ve ilerlemeci yönünü ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadın-erkek eşitliği, laik eğitim reformları ve kültürel inkılaplar gündeme geldiğinde, bunları liberal düşünce ve modernleşmeci tutarlılığın bir gereği olarak desteklemiştir. Atatürk devrimlerini başlangıçta Fransız Devrimi’nin bir doğulu karşılığı olarak değerlendirmiş; 1923-1925 yılları arasında Ankara hükümetinin reformlarını “liberal bir devrim” olarak yorumlamıştır. Bu yaklaşımı, onun modern ulus-devlet inşasını tarihi bir ilerleme sürecinin parçası olarak gördüğünü ve Türk milliyetçiliğini bir medeniyet hamlesiyle özdeşleştirdiğini göstermektedir.
Ahmet Ağaoğlu, eğitimi ve entelektüel gelişimi milliyetçilik anlayışının merkezine yerleştiren bir düşünce sistemine sahipti. Türk Ocakları’nın kuruluşundaki öncü rolü, aslında onun “millî terbiye” konusundaki duyarlılığının bir yansımasıydı. Türk toplumunun gelişimi için öncelikle cehaletin ortadan kaldırılması ve bilimsel düşüncenin yaygınlaştırılması gerektiğine inanıyordu. Bu doğrultuda, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e kadar kaleme aldığı makalelerde maarif ıslahatı (eğitim reformu) ve halka doğru hareketi gibi konulara sıkça vurgu yapmıştır. Özellikle alfabe reformu ve kadınların eğitimi, onun reform gündeminde önemli bir yer tutuyordu. Osmanlı Türkçesinin Arap alfabesinden Latin alfabesine geçirilmesi fikrini daha 1910’larda tartışmaya açan isimlerden biri olmuş; bu değişimin geniş halk kitlelerinin okuryazarlık oranını artıracağına ve çağdaş bilimle buluşmayı kolaylaştıracağına inanmıştır. Kadınların eğitimi ve toplumsal hayata katılımı konusunda da liberal bir hassasiyet göstermiş; toplumun ilerlemesinin ancak kadınların eğitimi ve sosyal rollerinin güçlendirilmesiyle mümkün olabileceğini savunmuştur. Ağaoğlu için milliyetçilik, yalnızca bir ulus sevgisi değil, aynı zamanda ulusun bireylerini bilinçli, eğitimli ve üretken kılmayı amaçlayan bir kalkınma hamlesiydi.
Türk kimliğinin inşasında Ahmet Ağaoğlu’nun katkıları hem teorik hem de pratik düzlemde belirgin şekilde hissedilmektedir. Osmanlı’nın çözülme döneminde yazdığı makaleler ve katıldığı tartışmalar, “Türklük” kavramının siyasi ve kültürel bir kimlik olarak şekillenmesinde etkili olmuştur. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” eseriyle başlayan Türkçülük tartışmaları, Ziya Gökalp’in kültürel milliyetçilik anlayışıyla olgunlaşırken; Ağaoğlu bu sürece liberal bir perspektiften dahil olmuştur. Türkçülüğü, İslam ve modern değerlerle uyumlu hale getirme çabası, onun Türk kimliği konusundaki özgün yaklaşımını ortaya koymuştur. Örneğin, Türklerin tarihî misyonunu Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı bir millet olarak görmüş; ancak bu misyonun başarısını, ancak özgür ve eğitimli bireylerden oluşan bir toplumla mümkün kılınabileceğini vurgulamıştır. Millî kimliği, dil, tarih ve kültürel birlik üzerinden tanımlarken, bu kimliği liberal değerlerle desteklenmiş bir vatandaşlık bilinciyle birleştirmeye çalışmıştır. Bu yaklaşımı, Cumhuriyet döneminde hayata geçirilen Vatandaş Türkçe Konuş kampanyası, Türk Tarih Tezi ve Dil Devrimi gibi kimlik inşa edici reformların entelektüel zeminini besleyen unsurlardan biri olmuştur. Doğrudan bu politikaları belirlememiş olsa da, fikirleri dönemin düşünsel atmosferine önemli katkılar sunmuştur.
Ahmet Ağaoğlu, Cumhuriyet’in kuruluş sürecine önemli katkılar sunmuş olmakla birlikte, 1920’lerin ortalarından itibaren tek parti yönetimine yönelik giderek daha güçlü liberal eleştiriler getirmiştir. 1923-1925 yıllarını görece özgürlükçü bir dönem olarak değerlendiren Ağaoğlu, bu tarihten sonra iktidarın otoriterleşme eğilimi gösterdiğine inanmıştır. 1925’te Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Sait isyanı ve aynı yıl Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikastı girişimi, ülkede siyasi ortamın sertleşmesine neden olmuş; bu gelişmeler Ağaoğlu ile Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi arasındaki fikir ayrılıklarını derinleştirmiştir. 1926’da kaleme aldığı “İnkılabın İstikameti” başlıklı makalesinde ve Mustafa Kemal’e sunduğu özel raporunda, devrimin başlangıçtaki özgürlükçü ruhunu kaybetmeye başladığını açık bir şekilde dile getirmiştir. Bu yazılarında, CHP hükümetini şeffaf olmamak, Meclis’i işlevsiz hale getirmek, yolsuzluklara göz yummak ve devrimin enerjisini söndürmekle eleştirmiştir. Ağaoğlu’nun temel argümanı, milliyetçi devrimin halk desteğini kaybetmemesi için özgürlükçü bir çizgide kalması gerektiği yönündeydi. Ona göre, devleti ve toplumu tepeden inmeci yöntemlerle dönüştürmeye çalışan kadrolar, eğer bireysel özgürlükleri kısıtlar ve muhalefeti bastırırlarsa, millî devrimin itibarı zarar görecek ve toplumun dinamizmi yok olacaktı.
Bu eleştirel tutumu, Ağaoğlu’nu 1930 yılında kısa ömürlü ancak etkili bir siyasi girişim olan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) hareketine yöneltmiştir. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in de teşvikiyle, yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) liderliğinde kurulan SCF’nin kurucu kadrosunda yer almıştır. Ağaoğlu’nun kaleme aldığı parti programı, iktisadi alanda CHP’den daha liberal bir çizgiye sahipti; devletçilik politikasını eleştirerek özel teşebbüsü ve serbest piyasayı teşvik etmeyi amaçlıyordu. Partinin kadın haklarının genişletilmesi, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girmesi gibi reformcu hedefleri de Ağaoğlu’nun liberal dünya görüşünün bir yansımasıydı. SCF, Cumhuriyet’in temel ilkelerine bağlı kalarak otoriter eğilimlere karşı bir demokratik alan açmayı hedeflemişti. Ancak, halkın büyük ilgisini çekmesi ve hızla güçlenmesi üzerine, üç ay gibi kısa bir süre içinde kendini feshetmek zorunda kaldı.
1930’lar boyunca Ahmet Ağaoğlu, fikir mücadelesine kalemiyle devam etmiştir. Totaliter ideolojilerin, özellikle Avrupa’da yükselen faşizm ve bolşevizm akımlarının baskın olduğu bu dönemde, ne sağ ne de sol otoritarizme teslim olunmaması gerektiğini savunmuştur. Bu tutumu, onu dönemin birçok aydınına kıyasla özgün bir konuma yerleştirmiştir; çünkü dünya çapında keskin ideolojik kamplaşmaların yaşandığı bir dönemde, Türkiye’nin ne faşist ne de komünist modele yönelmemesi gerektiğini açıkça dile getiren az sayıdaki düşünürden biri olmuştur. Ağaoğlu’nun önerdiği model, devletin vatandaşlarına sosyal haklar tanıdığı, ancak bireysel özgürlükleri de koruduğu liberal refah devleti anlayışına yakındı. Nitekim 1931’de yayımladığı Hür İnsanlar Ülkesinde (İngilizce adıyla In the Land of Free Men) adlı ütopya türündeki romanında, ideal bir toplum tasviri yapmıştır. Bu eserinde, herkesin emeklilik, sağlık hizmeti ve eğitim gibi sosyal güvencelere sahip olduğu; ancak aynı zamanda düşünce ve girişim özgürlüğünün tamamen güvence altına alındığı bir ülke hayal etmiştir. Ağaoğlu’nun ideal millî devlet tasavvuru, vatandaşlarının hem refahını sağlayan hem de bireysel özgürlüklerini garanti altına alan bir yapıydı. Ona göre birey ve devlet, karşılıklı sorumluluklar ve haklar dengesinde, vatandaşın potansiyelini gerçekleştirebilmesi için işbirliği içinde olmalıydı.
Ahmet Ağaoğlu’nun hayatı ve düşünceleri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan büyük dönüşüm sürecinin izlerini taşımaktadır. Onun kuşağı, imparatorluğun çöküşüne tanıklık eden ve yeni bir ulus-devletin inşasında aktif rol oynayan nadir aydınlar arasında yer almıştır. Bu bağlamda, Ağaoğlu, Jön Türk hareketi ile Cumhuriyet dönemi aydınları arasında düşünsel sürekliliği sağlayan önemli bir köprü niteliğindedir. Gençlik yıllarında Namık Kemal ve Ahmet Rıza gibi isimlerin anayasal özgürlük ve vatanseverlik ideallerini benimseyen Ağaoğlu, olgunluk döneminde ise Mustafa Kemal ve arkadaşlarının milli egemenlik ve modernleşme projelerini desteklemiştir. Tanzimat’la başlayan ve II. Meşrutiyet’te olgunlaşan özgürlükçü-milliyetçi düşünce çizgisi, Ağaoğlu ve benzeri aydınlar sayesinde Cumhuriyet’in laik ve ulusalcı karakterinin temel taşlarından biri hâline gelmiştir.
Ağaoğlu’nun entelektüel dünyası, hem döneminin düşünsel dinamiklerini yansıtan hem de Türkiye’nin geleceğine dair bir vizyon içeren bir yapıdadır. Osmanlı’nın dağılmasını önlemek amacıyla ortaya atılan fikirleri tartışmış, çok uluslu imparatorluk modelinin yerine ulus-devlet fikrinin gerekliliğine inanmış ve bunu erken kavrayan aydınlardan biri olmuştur. Ancak savunduğu ulus-devlet anlayışı, baskıcı veya tek tipçi bir milliyetçilikten ziyade, bireysel özgürlüğü temel alan bir vatanseverlikti. Jön Türklerden miras aldığı hürriyet, vatan ve millet kavramlarını, Cumhuriyet’in inşasında laiklik, çağdaşlaşma ve hukuk devleti ilkeleriyle birleştirmiştir. Kendisinden sonraki Cumhuriyet aydınları—örneğin Kadro Hareketi’ne mensup entelektüeller veya 1940’ların liberal milliyetçileri—onun fikirlerinden ve deneyimlerinden beslenmiştir. Bu yönüyle Ağaoğlu, farklı dönemler arasında fikrî bir rehber konumunda olmuştur.
Ahmet Ağaoğlu’nun milliyetçilik anlayışı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte liberal ve seküler bir Türk milliyetçiliğinin özgün bir örneğini oluşturmaktadır. Onun milliyetçiliği, sadece etnik bir kimlik vurgusuna dayanmamakta; bireysel özgürlük, eğitim yoluyla toplumsal ilerleme, hukukun üstünlüğü ve toplumsal dayanışma unsurlarını içeren çok boyutlu bir düşünce sistemi olarak şekillenmektedir. Batı’nın düşünsel mirasını özümsedikten sonra Doğu’nun toplumsal sorunlarına bu perspektiften çözüm üretmeye çalışması, fikirlerinde belirgin bir şekilde görülmektedir. Modern ulus-devletin inşasında etkin rol oynarken, yeni Türkiye’nin otoriterleşme riskine karşı da uyarılarda bulunmuş; eleştirel yaklaşımıyla demokrasi ve özgürlüklerin kurumsallaşmasına katkı sağlamaya çalışmıştır. Bireycilik ile toplumsal sorumluluğu uzlaştıran yaklaşımı, Türk milliyetçiliğine ahlaki bir derinlik kazandırmıştır. Ahmet Ağaoğlu’nun düşünsel mirası, seküler Türk milliyetçiliğinin erken bir sentezi olarak değerlendirilebilir: Köklerini tarihten alan, ancak yüzünü geleceğe çeviren; millet sevgisini özgürlük ve medeniyet idealleriyle harmanlayan bir milliyetçilik anlayışı…
Bu entelektüel miras, Cumhuriyet Türkiye’sinin fikrî temellerinden biri olarak günümüzde de akademik ve entelektüel tartışmalarda yaşamaya devam etmektedir.